MURAT ALANDAĞLI

Dr. Öğr. Görevlisi, Hakkari Üniversitesi, Hakkari/TÜRKİYE

Anahtar Kelimeler: II. Abdülhamid, II. Meşrutiyet, Beyânü’l- Hak, İttihâd ve Terakkî , Mustafa Sabri.

GİRİŞ

Bu çalışmada II. Meşrutiyet döneminin önemli bir yayın organı olan Beyânü’l-Hak gazetesinin tetkik edilmesi amaçlanmaktadır. Beyânü’l-Hak gazetesi dönemin havasından etkilenen diğer gazetelerden farklı olarak İslamcılık akımının etkisinde ortaya çıkmış, II. Abdülhamid (1876-1909) politikalarını şiddetle eleştirmiş bir ulema zümresi tarafından kurulmuştur. II. Abdülhamid döneminde vazifelerini yapamadıklarını ifade eden bu zümre, Meşrutiyet’in ilanıyla âdeta bir kurtuluşa erişeceklerine inanmışlardır. Osmanlı Devleti’nin devamını, bir çatı olarak gördükleri İslamcılık akımının sürdürülmesinde arayan ulema, giderek başta imparatorluk Müslümanları olmak üzere dünya Müslümanlarının meselelerine kulak kabartmaya başlamıştır. Bu nedenle dönemin önemli siyasal hareketi olan İttihâd ve Terakkî Cemiyetiyle ortak payda da birleşmeyi başarmıştır. Fakat çok geçmeden cemiyet ile ulema arasında kimi fikrî ayrılıkları ortaya çıkmıştır. Her şeye rağmen bu birliktelik ve ayrılıklar ile dönem olaylarının gazete tarafından ele alınması meselesi oldukça dikkat çekicidir. Nitekim gazete, ele almış olduğu iç ve dış siyasi olaylara yaklaşımı ile tarih ve edebiyat camiası başta olmak üzere farklı bir bakış açısı arayanlara muazzam bir malzeme sunmaktadır.

I. İttihâd ve Terakkî Cemiyeti ve Osmanlı Basın Dünyasına Etkisi

II. Meşrutiyet’in ilanıyla beraber yaşanan serbestlik sivil toplumda ciddi bir hareketlenmeye sebep olmuştur. Gerek gayrimüslim gerekse müslim tebaa çeşitli cemiyetler kurmuşlardır[1] . Şüphesiz bu cemiyetler basını önemli bir araç olarak görmüşler ve kullanmışlardır. Benzer yaklaşım hükûmetler için de geçerlidir. Nitekim hükûmetlerin kendi başarılarını yaymakta basın önemli bir araçtır. Fakat bu durum hükûmet nezdinde basının sıkı bir denetim mekanizmasından geçmesine asla mani değildi[2] . Gerekli ıslahatların yapılmamasından dolayı eldeki toprakların kaybedileceğini düşünen İttihâd ve Terakkî Cemiyeti nezdinde basının etkin kullanılması da bu durumun en güzel örneklerinden biridir[3] . Nitekim bu dönemde basın-parti ve düşünce ile siyaset ilişkileri birleşmeye başlamıştır. Bu yönüyle siyasal katılımın en temel yollarından birisi olan basının etkisini II. Meşrutiyet dönemi İstanbul basını üzerinden takip etmek mümkündür[4] .

II. Abdülhamid döneminde yayıncılık alanında esas önemli olan olay, bilindiği üzere İttihâd ve Terakkî Cemiyetinin kurulmasıdır. Nitekim cemiyetin kurulması belli bir ideolojik aidiyete sahip gazetelerin de kurulmasına zemin hazırlamıştır. Son dönem Osmanlı Devleti’nin sosyoekonomik ve kültürel tarihi hakkındaki saptamaları ile dikkat çeken Kieser; 1880’li yıllarda özellikle Askerî Tıbbiye Mektebine girmiş gençlerin, devletin o dönemde yaşamış olduğu Rusya travmasının tazyikinde kaldıklarının altını önemle çizer. Ona göre 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşındaki ağır mağlubiyet, binlerce insanın Anadolu’ya doğru sıkıntılı ve yıpratıcı bir şekilde geri dönüşü, başkent İstanbul’un bile Rusların eline geçmesinin an meselesi olduğu bu dönem, gençlerin her birinin devleti kurtarmak için seçilmiş birer kişi oldukları düşüncesine kapılmalarına neden olmuştur. Bu düşünce İttihâd ve Terakkî Cemiyetini kurmalarına da vesile olmuştur[5] . Benzer bir durum bir süre sonra 1908 devriminin merkezi olan Balkanlar’da görülecektir. Bir çoğunun kurucusu emekli asker olan ve bu nedenle genellikle “silah, kılıç, süngü, mermi ve yıldırım” şeklinde isimlendirilen gazeteler bu siyasal akımları takiben ortaya çıkmış ve bölgelerindeki siyasi, sosyal ve kültürel değişimlere farklı ölçülerde cevap vermeyi hedeflemişlerdir[6] .

İttihatçılar İngiltere, Fransa, Avusturya, Belçika, Mısır ve Amerika’nın da içerisinde yer aldığı on iki ülkede Türkçe, Almanca, Fransızca, Arapça ve İbranice gazete çıkarmışlardır[7] . Yurt dışında çıkarılan bu gazeteler gizlice Osmanlı sınırlarından geçirilmiş ve ilgilisiyle buluşturulmuştur. Bu gazetelerin II.Abdülhamid idaresi karşısında kamuoyu oluşturulmasına ve bu vesileyle döneminin sonlanmasına büyük katkı sağladıkları anlaşılmaktadır. Diğer yandan basın hayatında bu dönemde yaşanan zenginliği Ahmet Bedevi Kuran’ın düşünceleri dâhilinde yeniden ele almak gerekmektedir. Nitekim Kuran, paraya ihtiyaç duyan kimi kişi ya da çevrelerin bu dönemde hemen bir gazete çıkararak istediğine kavuştuğunun altını önemle çizmektedir. O, gelinen raddede ne zaman yeni bir gazete çıksa, toplumun “para için çıkarıyor, yarın on beş para aldığı gibi susar” şeklinde bilindik düşünceye kapıldığını belirtir[8] . II. Meşrutiyet dönemi İslamcılık ideolojisi, Küçük Sevil’in çalışmasında ifade ettiği üzere, bir yandan geçmişin değerlerini ön plana çıkarıp savunurken; diğer yandan döneminin akım ve eleştirilerine cevap vermekle meşgul olmuştur. Bu çerçevede Batı temelli bazı fikrî cereyanların sade bir lisanla halka sunulması temel amaç ve uğraş olarak karşımıza çıkmaktadır[9] . II. Meşrutiyet dönemi yayın organlarının çıkış maksatları tam olarak bilinmese de Koloğlu’nun “toplumun, halkın gerçeklerine kulak kabartma açlığını bir nebze dindirmiş olmaları” şeklinde ifade ettiği faydaları asla inkar olunamaz[10] .

Bu arayış ve çıkmazların sürdüğü dönemde bir kısım düşünür, yazar ise din ve şeriat kavramlarını ön plana çıkararak âdeta bunların bekçiliğini üstlendiklerini ilan etmişlerdir. Beyânü’l-Hak gazetesini de bu düşüncelerini ifade etmek ve yaymak maksadıyla çıkarmışlardır. II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesi gerektiği yönündeki fikir birliği, ilk başlarda gazete uleması, yazarları ile İttihâd ve Terakkî Cemiyeti mensuplarının kol kola girmesini sağlamıştır. Bu ittifak, isyanın kan dökülmeden neticelenmesi için kışlalara “dinî hiciv yapacak kudrette heyetler” gönderilmesi şeklindeki uygulamayla devam etmiştir[11]. Çok geçmeden Hamdi Yazır vesilesiyle isyanda “şeriat” tabirinin kullanılması ile kendi mecralarına girildiği yönündeki düşünceyle birlikte bu ittifak bozulmaya başlamıştır. Gazetede bu dinî argümanın, esas maksadı gizlemek amacıyla kullanıldığından dem vurulmuştur[12]. Böylece II. Abdülhamid’i tahttan indirmek için ortak hareket edilen partinin, tahttan indirme sürecinde izlediği yol ve kullandığı argümanlar nedeniyle gazete tarafından sert bir şekilde eleştirildiği anlaşılmaktadır. Bu eleştirinin dozu ve sonuçları yukarıda bahsedilen dirsek temasının da kopmasına yol açmıştır[13] .

I.1. II. Abdülhamid’e İslamcı Muhalefet

1856 Paris Kongresi’nde Osmanlı topraklarının bütünlüğünün korunmasından yana olacakları teminatına rağmen İngiltere ve Fransa’nın Cezayir, Fas, Tunus, Kırım, Kıbrıs, Girit, Mısır ve Şarkî Rumeli’nin elden çıkmasına ses çıkarmadıkları hatta sebep oldukları görülmektedir. Bu durum her iki devlete olan güvenin de azalmasına neden olmuştur. Söz konusu toprakların kaybedilmesi bir tarafa, buralardaki Müslümanların görmüş oldukları eza ve zulme son vermek maksadıyla çare olarak İslam birliğinin tesis edilmesi görülmüştür. Dönemin şartları dahilinde bu vazife Osmanlı Devleti’ne düşmekteydi. Zira İslam devletleri içerisinde en güçlü yapıya sahip olanı Osmanlı Devleti’ydi. II. Abdülhamid bu düşüncenin etkisiyle her yıl binlerce Müslümanın ortak amaç, düşünce uğruna birleştiği Hac ibadetinde İslam birliği ve bu birliğin lideri anlayışına dair figürler kullanmaya başlamıştır. Ayrıca birlik ruhuna uygun ve basımına hız verilen dinî yayınlar en kısa sürede ilgili mahallere gönderilmiştir. Yıldız Sarayı’nın hafiyeleri, dünyada Müslümanların yaşadığı diğer uzak mahallere bu düşünce ve eserlerin taşınmasına aracılık etmiştir. Amaç oldukça basitti. Açık bir düşman hâline gelmiş, Haçlı dünyasına karşı Osmanlı sınırları dışındaki dünya Müslümanları ile zihinsel ve duygusal bir bağ tesis edilecekti[14]. Bu bağ, halk arasında “yedi evliya” kudretinde olarak zikr edilen II. Abdülhamid sayesinde sağlanacaktı[15] .

Bu süreçte II. Abdülhamid’in, Şeyh Ebu’l-Huda el-Şayyadî ve Ebu’lHasan Miraç Kaçar gibi önemli İslamcı düşünürlerince desteklendiği anlaşılmaktadır. Bunlardan ilki Arapların II. Abdülhamid’e yaklaşması noktasında çaba sarf etmiştir. Osmanlı hâkimiyeti altında yaşayan ve aynı inanca sahip bir kavim olarak Araplar, İslam birliğinin tesisinde şüphesiz önemli bir yer işgal etmekteydi. İkincisi ise özellikle Şii-Sünni ayrımının giderilmesi, İslam dünyasında Osmanlı-İran birliğinin sağlanması amacı gütmüştür. Bu maksatla Farsça “İttihâd-ı İslâm” isimli bir risale dahi kaleme almıştır[16]. Ona göre İslam dünyasının bu iki kuvveti mezhep ayrımlarını bir kenara bırakıp birlikte hareket etmelidir.

II. Abdülhamid’e yönelik Osmanlı sınırları dışında yükselen bu tür desteklerin içerdeki İslamcı zümre tarafından sergilenmediği anlaşılmaktadır. Aslında tüm dünya Müslümanlarının içerisinde yer aldığı muazzam bir birlikteliği amaç edinen bu İslamcılar ile II. Abdülhamid ortak bir payda da birleşmekteydi. Fakat II. Abdülhamid’in ulemaya olan tutumu bu desteğin önünü kesmiştir. Elmalılı Ahmed Hamdi, Babanzâde Ahmed Naîm, Bediüzzaman Said-i Nursî ve Mehmed Akîf gibi pek çok İslamcı düşünceye sahip kişi II. Abdülhamid’i şiddetle eleştirmişlerdir. İstibdattan kurtuluşun çaresi olarak ise İttihâd ve Terakkî Cemiyeti’yle bir olmayı görmüşlerdir. Hakikatte Abdülhamid’in hallinde başarılı olmuşlarsa da kısa sürede Volkan gazetesinde ifade edildiği üzere “cemiyet istibdâdına” giden yeni bir sıkıntılı süreçle karşı karşıya kalmışlardır[17] .

II. Beyânü’l-Hak Gazetesi

II.1. Kuruluşu

Şerif Mardin’in de ifade ettiği üzere II. Abdülhamid, ilmiye mensuplarına özel bir güven duymamaktaydı[18]. Onun bu tutumu şüphesiz ilmiye sınıfı mensuplarınca oluşturulmuş bir savunma mekanizmasına yol açmıştır. Bugün kafamızı kurcalayan İslamcı, ilmiye sınıfına mensup kişiler ile İttihâd ve Terakkî Cemiyeti arasındaki dirsek temasının[19] temel nedeni de bu ince tutum ve ona karşı geliştirilen politikadan ibarettir. Dolayısıyla Abdülhamid’in tahttan indirilmesi gizli saklı bir çok yayın organının günyüzüne çıkmasına fırsat vermiştir. Otuz yıl aradan sonra ilk kez 25 Temmuz 1908 tarihinde basın sansürsüz bir şekilde okuyucuyla buluşmuştur[20]. II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesi, ulemânın da hoşuna gitmiş, çok geçmeden yeni idareyi desteklemeye başlamışlardır. Bu husustaki kanıyı en iyi Manastırlı İsmail Hakkı’nın “bitiyorduk, mahvoluyorduk, fakat elhamdülillah nusret-i ilahiye yetişti. Kahramanlar ortaya atıldı. Bir nesîm-i seher bütün meşâmm-ı ümmete hürriyet kokuları getirdi, kalpler galeyâna geldi, zâlimler şaşırdı. Rüya zannettiler, yerden insanlar, gökten melekler hep birlikte çalıştı. O melunların hepsini sernigûn etti…[21]” şeklindeki düşünceleri ortaya koymaktadır. Bu düşüncedeki ulemanın büyük bir kısmı Mustafa Sabri öncülüğünde birleşip Cemiyet-i İlmiye-i İslamiye’yi kurdu[22]. Mardin’in, Volkan ve İttihâd-ı Muhammediyye ile birlikte zikrettiği ve “klasik İslamcılar ile çevresi” şeklinde adlandırdığı[23] bu üçüncü grubun yayın organı Beyânü’l-Hak’tır. 22 Eylül 1324 (M. 5 Ekim 1908) tarihinde ilk sayısı çıkan gazetenin çeşitli dönemlerde kapatılmakla birlikte varlığını 22 Teşrinievvel 1328 (M. 4 Kasım 1912) tarihine kadar devam ettirdiği anlaşılmaktadır[24]. Maksatları ise oldukça açıktı. İttihâd ve Terakkî Cemiyetine (1908-1918) siyaseten bağlı olmak kaydıyla II. Abdülhamid döneminde görevini tam olarak ifa edememiş ulema artık harekete geçecek, Müslümanların dinî ihtiyaçlarını karşılayacak, medreselerin gelişmesine katkı sunacak, yanlış kimi düşünce ve davranışların ortadan kalkmasına zemin hazırlayacaktı[25] .

II.2. Cemiyetten Gazeteye Geçiş

Osmanlı Devleti’nde basın ile alakalı iş ve işlemlerin takibi maksadıyla Maarif Nezaretine bağlı Matbuat Müdürlüğü kurulmuştur. Mevcut düzenlemeye göre açılması düşünülen dergi ya da gazeteye dair bilgileri içeren başvuru dilekçelerinin önce Matbuat Müdürlüğünden, akabinde ise Maarif Nezaretinden olumlu cevap alması şarttı. Bu durumdakilerin ise ancak padişahtan olur alabilenleri yayın hayatına başlayabiliyordu[26] .

I. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte tüm bu bürokratik işler hükûmete devredilmişti. Herhangi bir basın yayın organının açılmasına dair istekler hükûmete iletilecek ve ilgilisine on beş gün içinde olumlu ya da olumsuz bir cevap verilecektir[27]. Fakat bu durum oldukça kısa sürmüştür. Nitekim Mebusan Meclisinin kapatılması ve basına sansür uygulanması gibi olumsuzluklar basım faaliyetleri için gerekli olan izinlerin alınmasını zorlaştıran engeller izledi. Fakat II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte söz konusu olumsuzluklar ortadan kalktı; çok daha kolay bir dönem başladı. Öyle ki bir gazete ya da dergi çıkarmak için Matbuat İdaresinden izin almak yeterli hâle gelmiştir[28]. Cemiyet-i İlmiye-i İslamiye de bu kolaylıktan hareketle II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Beyânü’l-Hak gazetesini kurmuştur. Cemiyet devletin meşruiyetini korumak, hükûmeti dinî konularda desteklemek, halifeliğin yaşatılması, şeriatın devlet hayatında çok daha etkin uygulanması, İslam ahlak ve terbiyesinin yaşatılması, din öğretiminin yaygınlaştırılması, merkez ve taşra medreselerinin dönemin gereklerine göre ıslahı şeklindeki amaçlarını bu gazete vesilesiyle ifade etmeyi hedeflemiştir.

Tüm medrese öğrencilerinin tabii üyesi sayıldığı cemiyet, çok geçmeden ilim adamı, askeriye, mülkiye, maarif, teknik ve ticaret ile sanayi alanlarında pek çok üyesinin bulunduğu bir merkez hâline gelmiştir[29]. Bu renklilikten mütevellid cemiyet, amaçları doğrultusunda ilim adamları başta olmak üzere askerî, mülki, adli, maarif, teknik, ticari ve sanayi alanında ehil kişilerin genel merkez üyesi sıfatıyla yönetimde yer almasını uygun bulmuştur[30]. Bu durum cemiyetin döneminin sosyal, siyasi, ekonomik, idari ve elbette dinî konulara kulak kabarttığının bir göstergesi olarak kabul edilebilir.

Beyânü’l-Hak gazetesinin kuruluş maksadı bizzat Mehmet Fatin’in “Cemiyetimiz” başlıklı yazısında da ifade edildiği üzere kendilerine meşrutiyeti ilan eden ve bu hâliyle mutluluk veren İttihâd ve Terakkî Cemiyetine bağlı farklı düşüncelerin bir araya getirilerek ortak bir paydada birleştirilmesi, tüm Müslümanlara inancın esasının anlatılması, Müslümanların yaşadıkları ahlaki çöküntüden kurtarılması şeklinde özetlenebilir. Kısaca gazete meşrutiyetin ilanından dolayı duyulan sevinç ve gurur, bu durumun doğal bir gereği olarak ifadenin hür bir şekilde sergilenmesi ve nihayet en büyük boşluklardan biri olarak görülen İslami inanç ve akidenin var olan olumsuzluklarını gidermeyi düstur edinmiştir. Gazetede II. Abdülhamid döneminin pek çok olumsuzluğundan bahsedildikten sonra, bu dönemde en çok Müslümanların zarar gördüğünün altı çizilmiştir. Ermeni ve Rum tebaanın patrikhanelerinin varlığı nedeniyle çok daha rahat ve refahlı bir hayat sürdürdükleri belirtilerek âdeta Müslümanların öz yurtlarında garip kaldıkları ifade edilmiştir. Patrikhane gayrimüslüm tebaayı pek çok olumsuzluktan korumuş, kollamıştır. Bir bakıma gazete, Müslümanların da bu yönde bir savunmaya ihtiyaç duyduklarını ifade ederek bu rolü kendisine yüklemiştir[31]. Bunu elbette tek başlarına ifade edemeyeceklerini biliyorlardı. Bu nedenle gazetenin ilk sayısında cemiyetin kuruluş gayesi ve amaçları ile ilgili açıklamalar yapan Mehmet Fatin Efendi, öncelikle “Cem’iyet-i Siyâsiye-i Vataniyye” olduklarını, ayrıca “İttihâd ve Terakkî Cemiyeti’ne” bağlı olduklarının altını çizmektedir[32]. Dolayısıyla siyaseten tüm Osmanlı vatanını kucaklayan ve bu maksatla İttihâd ve Terakkî ile aynı yolda yürüyen bir görünüm vermektedirler.

13 Nisan 1909 tarihinde vuku bulan ve tarihte 31 Mart Olayı[33] olarak adlandırılan hadise, İttihâd ve Terakkî Cemiyeti ile ulema arasındaki fikir ayrılığının da ilk işareti olmuştur. Nitekim Kara’nın da işaret ettiği üzere ilk sayılarda “Osmanlı İttihâd ve Terakkî Cemiyeti’ne merbût” olarak gösterilen cemiyet vurgusu, üç ay sonra “Cemiyet-i İlmiye-i İslâmiye’nin İttihâd ve Terakkî Cemiyeti’ne rabıtası olmadığının ilânı” ile noktalanmıştır[34] . Gazetede “Asker Evladlarımıza Hitâbımız” başlıklı yazı ile asker sükûnete davet edilmiştir. Askerlerin temel görevinin cihat olduğu ve bunun da meydanda, serhatte olması gerektiğinin altı çizilmiştir. Oysa gazeteye göre 31 Mart’ta olan biten, meşruti yönetimi sonlandırmayı hedefleyen irticai bir harekettir. Asla dinî bir hareket değildir[35]. İttihatçılar ile İslamcılar arasında yukarıda kısaca özetlendiği üzere oluşan kavga, her ne kadar iki grubun da sonunu getirmişse de günümüze kadar gelen ve bu çalışmada incelenmeye çalışılan siyasi, sosyal ve kültürel pek çok çıkmazın da oluşmasına sebep olmuştur[36]. Bu ayrım gazete yazılarına da sirayet etmiştir. Öyle ki Mehmet Fatin Efendi, ilmî hüviyette bir cemiyet, “cemiyet-i dîniyye” olduklarını ifade etmiştir. Ayrıca gazetede yer yer risale ve vaazlar ile nasihatler vermek suretiyle Müslümanların dinlerine olan bağlılıklarının arttırılması amaçlanmıştır[37]. Bu açıklamalardan sonra Sırât-ı Müstakîm ve Şûrâ-yı Ümmet gibi aynı çizgide yer alan bazı basın organlarından gelen tebrik mesajlarına ve bunlara verilen cevaplara rastlanmaktadır[38] . Dolayısıyla Beyânü’l-Hak gazetesinin 31 Mart Olayı’nın başından beri takınmış olduğu tutum, hareketi tanımlama ve şiddetle eleştirmesinin, dönemin aynı çizgide yayın faaliyetinde bulunan gazetelerini de etkilediği söylenebilir. Bu yönüyle âdeta bir öncü vasfıyla olay hakkında Sırât-ı Müstakîm, Sabah, Tercümân-ı Hakîkat ve Yeni Gazete gibi yayın organlarının yazılar kaleme almasına vesile olmuştur[39] .

II.3. Bir Gazete Adı Olarak “Beyânü’l-Hak”ın Etimolojik Tahlili

Köken bakımından bu ismin irdelenmesi elbette güç değildir. Beyân kelimesi “anlatma, açık bir şekilde söyleme, bildirme” manasına gelmektedir[40]. Hak ise “doğru, gerçek, her sabit ve doğru olan şey” anlamındadır. Ayrıca “bir şeyi hikmetin gereğine uygun olarak icat eden, bundan dolayı hak Allah’ın bir ismi veya sıfatı” ile “bir şeye aslına uygun ve doğru olarak inanma, bu şekilde kazanılmış inanç, bilgi” şeklinde İslam inancını kastettiği görülmektedir[41]. O hâlde Beyânü’l-Hak, “sözün doğru ifadesi” ve “Hak kelamı İslam’a bağlılık ve layıkıyla inanma” şeklinde açıklanabilir. Bu izah, gazetenin ilk sayısında da gayet açık bir şekilde ifade edilmektedir. “…Beyânü’l-Hak… hasılı, hayrı şerden tefrîk ve temyîzde açıkça beyân husûsunda çekinmemelidir… hak beyânından asla uzak ve sâkit olmamalıdır… el-hasıl Beyânü’l-Hak, hak ve hakîkatten asla sükût etmemeli…” şeklinde gazetenin daima doğruyu söylemesinin gerekliliği üzerinde durulmaktadır[42]. Gazete, her ne olursa olsun hak için daima doğruyu söyleme ve İslami inanç esaslarını aslına uygun bir şekilde yaşatma kaidesiyle kurulmuştur. Haftalık olarak yayımlanan gazete toplamda 7 cilt, 182 sayıdan ibarettir. Gazetenin imtiyaz sahipleri 1. sayıdan 44. sayıya kadar Şehrî Ahmed Râmiz, 44-182 sayıları için Nasuh Efendizâde Mustafa Asım Efendi’dir. 5 Ekim 1908 tarihinde ilk sayısı çıkan gazetenin çeşitli dönemlerde kapatılması gündeme gelmişse de varlığını 4 Kasım 1912 tarihine kadar devam ettirmiştir[43] .

Öte yandan gazetenin 7 cilt mi, 8 cilt mi olduğu hususu tartışmalı bir durumdur. Duman ve Akbaba’nın çalışmalarında 8. ciltten bahsolunmaktaysa da bu cilde dair bir bilgiye erişilememiştir. Nitekim gazetenin 7. cildinin sonlarında “Karîn-i Kirâma İhtâr” başlıklı yazıda okuyuculara 7. cildin sona erdiği ve 183. sayı ile birlikte 8. cilde geçecekleri beyan edilmişse de gazete sayılarının yer aldığı arşiv ve merkezlerde 8. cilt ve 183. sayıya tesadüf edilmemiştir[44] .

Yazarlarını müderris, medrese talebesi, din adamı ve muallimlerin oluşturduğu gazete; dinî, ilmî, edebî, siyasi ve fennî konularda işlenmiş makale ve şiirlerden müteşekkildir. Gazete “Makalât-ı dîniyye, ictimâiyye ve târihiyye, kısm-ı edebî ve müteferrika” olmak üzere toplam üç ana bölümden ibarettir. Bu bölümlerde Mahmud Kemal [İnal], Mehmed Esad, Mehmed Arif, Bursalı Mahmed Tahir, Elmalılı Hamdi [Yazır], Konyalı Mehmed Vehbi, Mustafa Sabri, Mehmed Fatin ve Ömer Nasuhi [Bilmen] gibi dönemin oldukça güçlü sayılacak İslamcı kalemlerinin yazıları yer almaktadır[45]. Bu yönüyle Beyânü’l-Hak gazetesi İslami kimliğiyle ön plana çıkan kişilerin altında toplandıkları bir şemsiye rolünü üstlenmiştir. Ayrıca gazetenin Fatma Mağrube, Fatma Nazihe ve Şerife Naim isimli üç kadın yazarı da bulunmaktadır[46] .

Gazetenin basımında kendisine ait bir matbaasının olmaması nedeniyle o dönemde pek çok dergi ve gazetenin yaptığı gibi İstanbul’daki çeşitli matbaalardan faydalanıldığı görülmektedir. Sayılarının tamamı incelendiğinde gazetenin aşağıdaki tabloda görüleceği üzere dokuz farklı matbaada basıldığı anlaşılmaktadır.

II.4. Beyânü’l-Hak Gazetesine Dair Bazı Teknik Bilgiler

II.4.1. Gazetenin Dili

Beyânü’l-Hak gazetesinin dili Osmanlı Türkçesi idi. Osmanlı Türkçesi, dil yapısı gereği yazıların pek çoğunda Arapça, Farsça tamlama ve ibareler yer alsa da genelde dönemin yaygın olarak kullanılan dil ve anlatım üslubuna uygundur. Bu nedenle zaman zaman gazetede dil kaideleri ile ilgili yazılara da rastlanmaktadır[47]. Ayrıca siyasi, sosyal ve askerî meseleleri konu edinen haberlere dair gazeteye gönderilen telgraf ve mektupların da faklı dillerde olduğu anlaşılmaktadır. Diğer taraftan gazetede okunmasının uygun görüleceği düşünülen kimi Arapça yazılara da tesadüf edilmektedir. Bunların çeviri metinler oldukları, başlıklarının Arapça, metinlerinin ise Türkçe olmasından anlaşılmaktadır. Gazetenin Arapça’ya özel bir ilgi duyduğu muhakkaktır. Bu ilgi elbette sebepsiz değildi. Nitekim dinin temeli olan Kur’an’ın tam olarak anlaşılabilmesi için Arapça’nın iyi derecede bilinmesi elzemdi[48]. Gazetede yer yer Arapça-Farsça metin, şiir ve manzumelere yer verilmesinin nedeni de budur[49] .

II.4.2. Haber Kaynakları

Gazetenin genellikle haber kaynağı bakımından “Osmanlı Ajansı”nın telgraflarından istifade ettiği söylenebilir[50]. Akbaba’nın tespit ettiği üzere kaynaklığına başvurulan diğer gazete ve dergiler arasında; Levant Herald[51] , El-Müeyyed[52] , Frankfurt[53] , Times[54] , El-Arab[55] , Daily Telgraf[56] , El-İlim[57] , elMukattam[58] , el-Hilal[59] , Odia Veremia[60] , El-Mukattam[61] , Azadamard[62] gibi uluslararası yayın organları da yer almaktadır[63] . Maşrık-ı İrfan[64] , Sabah[65] , Tanin[66] , Müsavat[67] başta olmak üzere Tan, Yeni, Balkan, Rumeli, İttihad, Hakikat, İkdam, Ahenk, Yeni Asır, Sırat-ı Müstakim, Hak Yolu, Mizan, Bursa, Serbesti gibi Osmanlı topraklarında yayın yapan pek çok gazete de yer yer haber kaynağı olarak kullanılmıştır. Bu gazetelerin özellikle uluslararası nitelikte olanlarında “Müslümanlar” ana başlığı altında meşrutiyetin ilanı başta olmak üzere değişik siyasi, sosyal ve dinî konular haber olarak seçilmiştir.

II.4.3. Gazete Sayılarının Yer Aldığı Merkezler

Ülkemiz, genellikle tarihsel hüviyete sahip Osmanlı dönemi arşiv vesikasının yanı sıra edebiyat dalında da oldukça fazla eserin bulunduğu kütüphane, merkez ve arşive sahiptir. Bu arşivlerin her birindeki maddi, manevî kültür envanteri farklılık göstermektedir. Fakat muhtemel eksik nüshaların tamamlanması veya bir serinin oluşmasındaki faydaları yadsınamaz. Beyânü’l-Hak gazetesi nüshaları bu bakımdan ele alındığında Duman’ın çalışmalarıyla[68] öğrendiğimiz üzere başvuru merkezlerinin kimisinde eksik, kimisinde ise tamdır.

Gazete, meraklıları için her biri 26 sayı olan 7 cilt ve 3192 sayfalık bir külliyattır. 1, 2. ile 35’ten 182. sayıya kadar olan nüshaları 16; 3’ten 34. sayıya kadar olanları ise 24 sayfa olacak şekilde yayımlanmıştır. Logosunda “dinî, siyasî, edebî, fennî (meselelerde) pazartesi günleri neşr olunur haftalık gazetedir” şeklinde izahın yapıldığı gazetenin Ramazan ve Kurban Bayramı haftalarında basılmadığı anlaşılmaktadır[84] .

Akbaba, yukarıdaki tabloda yer verilen başvuru merkezleri haricinde ülkemizde gazete sayılarının yer aldığı bazı başka koleksiyonları da tespit etmiştir[85]. Ayrıca gazetenin bir sayısının nüshası olması muhtemel bir örneğine de Devlet Arşivleri Yıldız Perakende Gazete Fonu’nda tesadüf edilmiştir. Tam olmayan bu nüshasının mündericatının tetkikiyle söz konusu belgelerin 170. sayıya ait gazete sayfaları olduğu anlaşılmıştır[86] .

En az 16 ve en çok 32 sayfa olarak yayımlanan gazetede cilt, sayı ve takvim bilgileri mündericat bölümünün girişinde verilmiştir. Tüm ciltlerin sonunda gazetenin genel fihrist bilgileri yer almaktadır. Gazetede 141. sayıya kadar yazıların kaçıncı sayıya ait oldukları belirtilmezken; bu sayıdan sonra sayfaların üstünde sayı bilgisine yer verilmiştir. 27x30 ebadındaki bu sayfaların tamamı iki sütun olacak şekilde tasarlanmıştır. Fakat dikkatle incelendiğinde son sayfasının tek sütun şeklinde yayımlandığı görülmektedir.

II.4.4. Gazetenin Tasarım, Fiyat ve Tirajı

Gazetenin mizanpajına, yani tasarım ve düzenlenmesine bakıldığında kapağın ortasına Beyânü’l-Hak ibaresinin yazıldığı görülmektedir. Bunun solunda “rütbelerin en üstünü ilim rütbesidir” anlamındaki “Rütbetü’l-ilm-i ale’l-rütebi”, sağında ise “hikmetin başı Allah korkusu” anlamındaki “Re’sü’l-hikmeti mehâfullah” ibarelerine yer verilmiştir. Dönemin şartları dâhilinde ancak çizgi motiflerle ayrıştırılan alt ve üst kısımlarda ise “Cemiyeti İlmiye-i İslâmiye’nin nâşir-i efkârıdır” ve “dinî, ilmî, siyasî, edebî haftalık gazetedir” şeklinde bilgilere yer verilmiştir. Sayfalardaki yazılar, bazen bir çizgi ile ayrılmış bazen de simetrik bir bakış açısıyla herhangi bir çizgiye gerek kalmadan ayarlanmıştır. Kimi zaman bazı yazıların sonuna çiçek resimleri konulmuştur. Yazar isimleri ise her yazının sonuna eklenmiştir.

Gazete yazıları iç-dış meseleler ile edebî ve dinî muhtevalılar gibi önemli ana başlıklar çerçevesinde sınıflandırılmıştır. 182. sayı gazetede resmin kullanıldığı tek sayıdır[87]. Gazetenin hitap etmiş olduğu okuyucu kitlesinin resimlere yer verilip verilmemesi konusundaki düşüncesini dikkate aldığı anlaşılmaktadır. Nitekim tek bir resmin gazetede basılması üzerine takipçilerinden kısa sürede tepkiler gelmiş ve yöneticileri açıklama yapmak zorunda kalmıştır[88] .

Gazetenin fiyatı ve iletişim adresine dair bilgileri bugün de olduğu gibi ilk sayfadan edinmek mümkündür. İstanbul’da adedinin 50 para olduğu öğrenilen gazetenin merkez, taşra ve yabancı devletler dâhilinde frank bazında uygulanan üç ayrı fiyat etiketine rastlanılmaktadır. Bu etiketlerde abonelik fiyatları altı aylık ve yıllık olmak üzere iki ayrı kategoride değerlendirilmiştir. Bu çerçevede İstanbul için 6 aylık abonelik fiyatının 40, bir yıllığın ise 75 kuruş olduğu görülmektedir. Vilayetler yani taşra için bu rakamlar 45 ve 85 kuruş olacak şekilde değişmiştir. Yabancı ülkelerdeki satış fiyatı ise frank cinsinden belirlenmiştir[89]. Gazetenin bu fiyatları elbette yayım hayatı boyunca sabit kalmamıştır. 27. sayıdan itibaren oldukça önemli sayılabilecek oranda bir indirim gerçekleştirilmiştir. Bu indirim devletin içinde bulunduğu şartlar göz önüne alındığında yeni okuyucuları cezbetme ve alım gücü düşen abonelerini en azından elde tutma maksadından kaynaklanmış olmalıdır.

Tüm basın organlarında olduğu gibi Beyânü’l-Hak gazetesinin de bazı etkin gelir kalemleri vardı. Abone ücretleri ve haftalık satış hasılatından oluşan bu gelirler dışında (en azından tetkik ettiğimiz ölçüde) reklam veya ilan gelirleri bulunmamaktadır. Reklam ve ilan alımı, ücretlendirilmesi gibi hususlara dair herhangi bir açıklamanın olmadığı gazetenin arka sayfasında yer yer bazı kitap tanıtımlarına yer verildiği görülmektedir. Fakat bu tanıtımlardan herhangi bir ücret alınıp alınmadığı anlaşılamamaktadır. Gazetenin yayın ilke ve politikaları gereği kendi ilmî ve itikadî düşüncesine yakın yayınlara dair haberleri bedelsiz olarak okurlarıyla buluşturduğu düşünülebilir. Diğer taraftan zaman zaman tirajı arttırmak maksadıyla gazetenin abone teşvik yarışmaları düzenlediği görülmektedir. Bu yarışmalarda okuyuculara Arapça beyitler sorulmuş ve doğru cevaplayanlar arasında çekiliş yapılmıştır[90] .

Okur sayısı tam olarak tespit etmek mümkün olmasa da Akbaba’ya göre gazetenin on beş bin civarında bir okuyucu ve taraftar grubu bulunmaktadır. Kendisi bu tahmine, gazetenin Cemiyet-i İlmiyyenin yayın organı olması ve medrese öğrencilerinin bu cemiyetin doğal üyeleri olmasından hareketle eriştiğini vurgulamaktadır[91] .

III. Beyânü’l-Hak Gazetesinde Ele Alınan Konulara Bakış

Özetleri dâhilinde gazetede ele alınan sosyal, kültürel, siyasi, dinî ve edebî muhtevalı yazıların tamamı burada başlıklar hâlinde ele alınamamıştır. Bu nedenle daha ziyade dönemin ruhuna sirayet etmiş ve kalem vesilesiyle vücut bulmuş bazı önemli olaylar ön plana çıkarılmıştır. Bu durum gazete yazılarının iyi-kötü, önemli-önemsiz şekilde kategorize edildiği anlamına gelmemelidir. Sadece gazetede çok daha sık dile getirilen olayların belirli bir disiplin dâhilinde incelenmesi zaruretinin bir sonucu olarak görülmelidir.

III.1. İç Politikaya Dair Konular

III.1.1. İstibdat’a Bakışı

Gazete, I. Meşrutiyet’in ilanından II. Meşrutiyet’in ilanına kadar olan dönemi “İstibdâd dönemi” olarak ifade eder. II. Abdülhamid’in 93 Harbi nedeniyle Meclis’i kapatması olayından II. Meşrutiyet’in ilanına kadar süren bu dönem elbette basın üzerinde de derin yaralara neden olmuştur. Nitekim daha ilk sayısının “Beyânü’l-Hak’ın Mesleği” başlıklı yazısında Mustafa Sabri, istibdada karşı olduklarını ifade etmektedir[92]. II. Abdülhamid ise “müstebid” olarak görülmüştür. “Devr-i Hamîdi de ahâli hükûmet me’mûrlarından görmüş olduğu zulümden bîzâr ve şiddet-i mu’âmeleden son derece müte’essir olmuşlardı… Adâlet ve müsâvâta ri’âyet olunmadığı gibi, hürriyet-i kelâm dahi yok idi. Hafiyye belâsından kimse ağız açamaz, hakkı söyleyemez, hatta iki ahbâb birbiriyle serbestçe konuşamazdı…”[93] şeklinde dönemin sıkıntılı yanlarına dikkat çekilmiştir.

“Hükûmet-i istibdâd adaleti bir cinayet olarak addetmektedir. Vatanı sevenleri, hatta vatan lafını ağzına alanları cinayetle itham etmekte, erbâb-i namusu hafiyyeliğe teşvîk ve mecbûr, beytü’l-mâli hafiyyelere tahsîs ediyordu. Kitapların yağma, kitapçıların mahv olduğunu seyrediyordu. Rüşvet meşrû‘ idi”[94] diyerek istibdat döneminde adalet kavramının işlemediği, vatan, yurt kavramının ağza alınmasının dahi yasak olduğu, dürüst insanların etraflarındaki baskılar nedeniyle hafiyeliğe zorlandıkları, devlet hazinesinin âdeta hırsızların elinde olduğu belirtilmiştir.

Gazete, istibdat karşıtlığı politikasını bazen de edebî bir yolla sergilemiştir. Nitekim Mehmet Zeki’nin bir şiirinde sokaklarda günlük rızkını çıkarmaya çalışan dilencilerin istibdat taraftarı oldukları düşünülen kişilerce hor görülmesi ve hakaret edilmesi ele alınmıştır. Böylece edebî bir dille istibdat taraftarlarının insanların geçimlerinin tesisine mani oldukları vurgulanmaya çalışılmıştır[95]. Ermenekli Safvet’in “Düşünceler” isimli yazısından da anlaşılacağı üzere gazetenin istibdat eleştirisi, köylüden alınan ağır vergiler, iş, meslek ahlakı ve becerisi olmayan devlet memurları ile özgürlük kavramı çerçevesinde belirginleşmiştir[96]. Bu durumun elbette Müslümanların itikadî hayatlarına olan etkileri de unutulmamalıdır. Nitekim istibdat düzeni ve uygulamalarının memleketi getirdiği durum ve mecradan din-i İslam’ın sorumlu görülmesinin de oldukça sakıncalı olduğu dile getirilmiştir[97]. Haliyle dinî itikâdın değil, siyasi merci ve makamın tüm olan bitenden mesul olduğu vurgulanmıştır.

III.1.2. 31 Mart Olayı’nın Ele Alınışı

31 Mart Olayı, Selanik’ten gelen Avcı Taburları’nın 13 Nisan 1909 tarihinde ayaklanarak II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesine giden süreci başlattıkları tarih olarak bilinir. Bu olay hâliyle basın hayatını da etkilemiştir. Nitekim bu çerçevede Beyânü’l-Hak gazetesi de yayın hayatına iki ay ara vermiştir. Sükûnetin sağlanmasını müteakip yayınlanan 29., 30. ve 31. sayılarda olaya dair yazılar geniş bir yer kaplar. Gazetede “Asker Evlatlarımıza Hitabımız” başlığıyla yayımlanan yazıda özellikle “şeriat isteriz” şeklindeki hitap eleştirilir. Askerin bu yöndeki talebinin daha ziyade ulemanın işi olduğu belirtilir. Askerin işi, bilindiği üzere Hak yolunda cenk etmektir. “Şeriatı bilmenin, istemenin yolu vardır, şeriat isteriz diye memleket-i ihtilale mi verirler. Vatanımız istibdat devrinin tahrip edici sadmeleri ile pek hasta düşmüştür... Şimdi âdeta can çekişen… Ölüm hâlindeki hastanın başında en mukaddes kelimeler ile gürültü patırtı etmeye gelmez…[98]” şeklindeki açıklamayla askerlerin hareketlerini tasvip etmediklerini belirtirler. Gazete daha ziyade Osmanlı ülkesinde barış ve huzur ortamını bozmak isteyen bazı çevrelerin olduğunu belirtmekte ve bu çevrelerin askerî kesimi kendi amaçlarına alet ettiklerinden yakınmaktadır. 31 Mart Olayı’nı konu edinen hemen hemen tüm yazılarda istibdatın oluşan kargaşa ortamından hareketle yeniden gelmesinden duyulan endişe hissedilir derecededir[99] .

Beyânü’l-Hak gazetesi ayrıca yobaz ve softa tabirleriyle pek çoğu kendi okuyucusu ya da gönüldaşı olan medrese talebelerinin hedef gösterilmesini de şiddetle eleştirir. Özellikle Tokat Mebusu İsmail Paşa’nın “İttihâd-ı Muhammedi diye Divânyolu’na toplanan bir milyon softaya ne dersin?, Senin gibi onların da başı sarıklıdır” şeklindeki izahı bu konuda iyi bir örnektir[100] . Gazete olayların, bir ay gibi oldukça kısa bir zaman sonra okullarda, ders kitaplarına alınarak anlatılmasından hareketle bazı asi asker ve softa gurubunun II. Abdülhamid’den para alarak bu ayaklanmayı başlattıkları gibi oldukça keskin ve iddialı görüşünü ileri sürer[101]. Bu nedenle gazete ulema taifesinin suçsuz olduklarını her defasında vurgulayarak haksız yere tutuklandıklarını ve bir an önce serbest bırakılmaları gerektiğini dile getirmiştir[102] .

Gazetenin yukarıda ortaya konulduğu üzere olaylardan bizzat II. Abdülhamid’i sorumlu tutması, bu hususta araştırma yapan modern tarihçiler tarafından doğrulanmış değildir. Aksine bu konuda yapılan çalışmalar II. Abdülhamid’in çok kan dökülmesini istemediğinden sessiz kaldığına işaret etmektedir[103]. O hâlde tam olarak tetikleyicisini bilmesek de her iki kesimin birbirlerini suçladıkları anlaşılmaktadır. Akbaba, olayın gerçekleştiği dönemde mebus olan Küçük Hamdi’nin dört sayı devam eden ve “devamı var” dediği olaya dair gözlem ve bilgilerini içeren yazı dizisinin bilmediğimiz nedenlerle sürdürülememesinin olayın nedenleri, müsebbibleri hakkında önemli bilgilere erişmemize mani olduğunu belirmektedir[104] .

III.1.3. Partiler ve Seçimlere Dair Düşünceleri

Beyânü’l-Hak gazetesi ile İttihâd ve Terakkî Cemiyetinin bağı üç ay gibi kısa bir sürede kopmuştur. Bu kopuş “Ahass-i âmâli meşrûtiyeti ve meşrû’ayı muhâfaza ile İslâmiyet’in terakkî ve te’âlîsine hizmetten ibaret bulunan Cemiyet-i İlmiyye-i İslâmiyye’nin İttihâd ve Terakkî Cemiyetine rabıtası olmadığı ilan olunur…[105]” şeklinde ifade edilmiştir. Fakat gazete üyelerinin pek çoğunun duygusal bir bağının bulunduğu Cemiyet-i İlmiyye-i İslamiyye’den dolayı İttihâd ve Terakkî ile arasına tam olarak mesafe koyamadığı da görülür. Diğer taraftan gazete, İttihatçılara muhalif olarak ortaya çıkmış olan Hürriyet ve İtilaf Fırkasına da sempati duymuştur. Bu nedenle gazetede cemiyetin kuruluşu oldukça büyük bir ümitle kapak resmi olarak ilan edilmiş böyle bir partiye olan ihtiyaca vurgu yapılarak ona başarı dilenmiştir[106] .

Başından beri İslamcı bir kimliğe sahip olan Beyânü’l-Hak gazetesi kendisi gibi İslamcı bir hüviyete sahip olmayan Hürriyet ve İtilaf Fırkasını neden desteklemiştir? Bu soru üzerinde en çok kalem oynatanlardan birisi olan Kara’ya göre; öncelikle gazete ve hitap ettiği kesimin önemli bir siması olan yazarlarından Mustafa Sabri’nin yeni kurulan Hürriyet ve İtilaf Fırkasının kurucuları arasında olması, İttihatçıların bazı dinî yaklaşımlarından duyulan hoşnutsuzluk gibi cevaplar sıralanabilir[107]. Gazete bu kararıyla aslında siyaseti bir kenara bırakıp dinî, ilmî faaliyetler yoluyla toplumu etkileme politikasından da vazgeçmiştir. Yavaş yavaş siyasi mecrada daha aktif olmaya başlamıştır. Hatta dinî, kültürel bazı konularda siyasal idarenin ilgisini çekmek ve komuoyu oluşturmak maksadını gütmeye başladığı anlaşılmaktadır. Özellikle tabanından gelen bazı serzenişleri de dikkate alarak siyasal idareyi baskı altına almaya, fikrî istek ve beklentileri çerçevesinde adım atmaya zorlamıştır[108]. Gazete’nin “Yalova Tenezzühü, Tahaddî-i Ağrâzkârâne” ve “Teessüf” başlıklı yazılarında bu uğraşı görmek mümkündür. Sıradan bir okul gezisinde kızlı-erkekli içki içildiği yönündeki söylenceleri nasıl ciddiye alarak köşesine taşıdığı ve merkezi idarenin olaya eğilmesine vesile olduğu ortadadır[109] . Yine Hz. Ömer’in Suriye vilâyetinin Kerek bölgesinde inşa ettiği düşünülen camii ve medresesine dair tutumu da aynı şekildedir. İdarenin dinî söylemleri ile eylemlerinin uyuşmadığı açık bir şekilde bu olay bazında ifade edilmiştir[110] .

Gazete, Meşrutiyetin ancak çok partili bir sistemle ayakta durabileceğini savunmuş bu noktadaki duruşunu ise, devletin özellikle seçim sistemini Avrupa’daki sistemle karşılaştırıp hükûmet idare sistemini eleştirerek ortaya koymuştur. Onlara göre Avrupa’da seçim, iş ehli, mahir kişilerin seçilmesine vesile olmaktadır. Diğer taraftan Osmanlı’da ise seçim sistemi maalesef işlememektedir. İyi de olsa kötü de olsa bir şekilde idare varlığını sürdürmektedir. Nihayet Mustafa Saffet imzalı yazıda, “…hatır için, menfa’ât için rey vermenin, memleketi satmak kadar günâh olduğunu, vatana, dine en büyük ihânet olduğunu bilelim[111]” şeklinde dinî ve siyasi duyguları okşayan eleştirel bir yaklaşım sergilenmektedir.

Şiranlı Ahmed, Hocazâde Osman ve Alaşehirli Ahmed Necati gibi kalemler seçimlerin demokratik bir ortamda yapılması gerekliliğini sık sık dile getirirler. Onlar ayrıca camilerin seçimlerde propaganda merkezi yapılmasını şiddetli bir şekilde eleştirmişlerdir[112]. Ulema ve din adamlarının bu tür oyunlara gelmemeleri noktasında ikazlarını zaman zaman tekrarlamışlardır. Bu hususlarda etkin ve yetkin bir kurum olarak şeyhülislamlık makamına da gerektiğinde vazifesini yapmak maksadıyla ikazda bulunulmuştur[113] .

III.1.4. Medreseler ve Eğitimlerine Bakış

Gazete yayın hayatına başladığından beri inanç ve itikadi olarak kendi temel değerler bütünlüğünün ana eksenini oluşturan medrese ve hâliyle öğrencilerine büyük önem vermiştir. Yazılarda İslam tarihinin en başından beri bilim, ilim irfan merkezi olarak medreslerin ön plana çıktıkları, İslam rönesansının bu vesileyle gerçekleştiği fikri sık sık dile getirilir. Fakat medreselerin dönemin gereklerine göre kendilerini yenileyemediklerinden dem vurulur. Pek çok eksiklikleri olan bu kurumların şayet gerekli olan değişim ve dönüşümü sağlayamazlarsa eğitim ve toplum hayatından silinecekleri dile getirilir[114]. Gazete yazarlarına göre medreselerin bu dönüşümü hem mimari hem de müfredat odaklı bir şekilde olmalıdır[115]. Kimi medrese hocalarının Arapça lisanına tam olarak vakıf olamadıkları, bir gazete yazısını dahi tercüme edemeyecek hocaların talebeye verecekleri eğitimin kalitesinin de sorgulanması gerektiği ifade edilir[116] .

Medreselerle ilgili gazetede en çok dikkat çeken yazılardan biri Ermenekli Mustafa Sabri imzasını taşımaktadır. Bu yazıda medreselerde yetişen talebenin fünûna pek vakıf olmadıkları, skolastik düşünce çerçevesinde eğitim aldıkları dile getirilmektedir. Ona göre medrese talebesi, ilmî ve itikadî derslerin yanında fünûnu da bilmelidir[117]. Akbaba, Beyânü’lHak’ın bir bakıma izlemiş olduğu politika ve bilgilendirmeler vesilesiyle II. Meşrutiyet döneminde sayıları 2490’ı bulan medreselere özellikle “Medâris-i İlmiyye Nizâmnâmesi[118]” bağlamında yapısal ve eğitim politikalarındaki değişimlerine katkı sunduğunu belirtmektedir[119]. Hakikaten “Islâh-ı Medâris” isimli yazı dizisinde medreseler, verilmesi gereken dersler, öğrenciler, iaşeleri hatta mezuniyet sonrası çalışabilecekleri yerlere dair oldukça önemli tavsiyelere yer verilmiştir [120]. Bu bağlamda gazetenin medreselerin hemen hemen tüm meselelerine kulak kabartan, öğrencilerinin eğitim-öğretim ile okul ve sonrası hayattaki şartları hakkında bilgiler veren bir eğilim içinde olduğu anlaşılmaktadır.

III.1.5. Tiyatro’ya Dair Düşünceler

İtalya ve Fransa elçiliklerinde zaman zaman tertip edilen oyunlardan hareketle Osmanlı Devleti’nde özellikle saray ve çevresinin tiyatroya olan ilgisi XVII. yüzyıla kadar geriye gitmektedir[121]. And’ın çalışmalarına göre bu ilgi III. Selim (1789-1807) ve II. Mahmut (1808-1839) gibi reformist hükümdarlar zamanında giderek artmıştır[122]. Bu rağbet II. Abdülhamid (1876- 1909) döneminde azalsa da II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte tekrar artmaya başlamıştır. 1840’lı yıllardan sonra gezgin kumpanyalar aracılığıyla Osmanlı kentinin düşünsel dünyasına dokunan “gezgin tiyatrolar” ortaya çıkmaya başlamıştır[123] .

Gazete hem takipçilerinden gelen ikaz mektupları hem de yazarlarının gözlemlerine dayanarak sayıları hayli artmış olan tiyatroların toplumda ahlaksızlığı tetiklediğini dile getirir. Gazetenin tiyatro vesilesiyle “toplumu ahlâksızlaştırma” kaygısını iyi tetkik etmek gerekmektedir[124]. Nitekim bu hususta tiyatro önemli bir tehdit olarak görülmektedir. Manastır Müftüsü Kalkandelenli Recep imzalı bir yazı, Firuz Bey Cemiyetini bölgede elde ettiği ormanlık bir arazide tiyatro açmak ve havalideki ecnebileri buraya toplamakla suçlamaktadır. Bu, bölge müftüsü için önemli bir olay olarak görülmektedir. Zira kulaktan kulağa dolaşan haberlere göre Firuz Bey tiyatrosu için yirmi otuz bin kişi toplanmaktadır[125]. Benzer bir şikayet halkı ayaklanmaya teşvik edici nüanslar barındırdığı gerekçesiyle Çorum’da tertip edilen bir tiyatro oyunu için gelmiştir[126]. Gazete tiyatroya olan rağbeti önlemek için tarihî sahifelerden dizeler arar. Güncel olarak Avrupa ile Osmanlı tiyatro anlayışını karşılaştıran M. Safvet, memleketteki tiyatrolarda genellikle kızların rol almasını eleştirir. Ayrıca Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u kuşattığı esnada Bizans İmparatoru’nun tiyatroya olan düşkünlüğünden dolayı kendisini ikaza gelenleri dinlemediği aktarılır. Bu tarihsel nüans ile okuyucusuna âdeta “tiyatronun havasına kapılıp kendinizi kaybetmeyin aksi hâlde çok değer verdiğiniz şeyleri kaybedebilirsiniz” tembihi yapılır[127] .

Gazetenin tiyatrolar hususunda göstermiş olduğu tepkinin kanımızca iki temel nedeni bulunmaktadır. Bunlardan ilki dinî inanç ve hususiyetten kaynaklanan reflekstir. Bu refleks elbette kendiliğinden oluşmamıştır. Çevreden gelen haberlere göre bırakın normal günleri, bayram günlerinde dahi halk tiyatroları camilere tercih etmektedir[128]. Bu durum aslında halkın dinî inaçtan uzaklaşması olarak görülmektedir[129]. Tiyatroya olan rağbet öyle bir raddeye varmıştır ki Alaaddin Camii’nin bitişiğinde bile açılmasında herhangi bir rahatsızlık duyulmamıştır[130]. Hele hele aynı günlerde başı açık kadınların ortalıkta dolaşması tahammülü mümkün olmayan bir durumdur. Bu nedenle eleştiri okları keskin bir şekilde siyasal idareye yöneltilir[131]. İslamın temel esaslarının tiyatrolarda konu edinmesi bir saygısızlık olarak görülür[132] . Ayıntâbî imzalı bir yazıda bu yöndeki kanaatimizi güçlendiren bir başka fikir ileri sürülmektedir. Yazar “şarap” ve “tiyatro” kavramlarının dinî bakımdan yasaklanan iki kavram olduğunu ve bunun nedeni olarak Müslümanların ahlak ve itikadını bozduğundan dem vurur[133]. Ünyeli Ali Rıza ise tiyatro ve din konusunu daha derin bir izah ve üç soru etrafında dönen yazısında açıklamaya çalışır. O da diğer yazarlar gibi tiyatronun ahlaken toplumu bozduğunu büyük ve tarifi mümkün olmayan yozlaşmalara yol açtığını savunur[134]. Onun yazısında üzerinde durduğu bir diğer düşünce ise gazetenin tiyatrolara yaklaşımını belirleyen siyasi düşünceyle ilgilidir. Nitekim Almanya, Fransa örnekleri üzerinden bu düşüncesine açıklık getirmeye çalışmıştır[135]. Selanik’te oynanan ve 31 Mart’ı konu edinen bir tiyatroda “şeri’ât isteriz” şeklindeki hitabın toplumu kışkırtmak için kullanıldığından dem vurulur. Her ne kadar tarihsel gerçeklere dayalı bir oyun tasarlansa da gazete, bir zamanlar kendisi ya da hitap sınıfının mesul tutulduğu gerici bir olayın tekrar dile getirilmesinden rahatsızlık duymaktadır[136]. Uslu’nun çalışması bu türden oldukça önemli örnekler barındırmaktadır[137]. Son olarak gazetenin tiyatro temalı yazılarında dönemin en çok tartışılan konularından biri olan çok eşli hayat, neslin devamı, iffetin korunması ve gayrimeşru hayatın önlenmesi şeklinde sıralanabilecek meseleler ele alınmıştır[138] .

III.2. Dış Politikaya Dair Konular

III.2.1. Bulgaristan’ın Bağımsızlığı ve Bosna Hersek’in İlhakı

Beyânü’l-Hak gazetesinin yayınlandığı yıllar aynı zamanda Osmanlı Devleti’nden kopuşların yaşandığı, büyük toprakların kaybedildiği bir dönemdir. Bu durumun iç ve dış politikadaki yankılarını da gazetede görmek mümkündür. Bulgaristan, Doğu Rumeli Valisi Ferdinand başkanlığında bağımsızlığını ilan etmiştir. Çok geçmeden Avusturya-Macaristan bir eyalet konumunda olan Bosna-Hersek’i ilhak ettiğini açıklamıştır. Osmanlı Devleti dönemin şartları dâhilinde her iki olayı da sonuçlarıyla birlikte kabul etmek zorunda kalmıştır. Dönemin İslami düşünce çizgisinde yer alan bir gazete olarak Beyânü’l-Hak, Mehmed Fatin imzalı yazıdan da anlaşılacağı üzere özellikle devletin batı hududunda yaşanan tüm olumsuzlukların temelinin otuz yıllık bir geçmişinin olduğunu belirterek, meydana gelen olumsuzluklardan II. Abdülhamid ve istibdatı sorumlu tutmuştur[139]. Gazete özellike AvusturyaMacaristan’ın gerçekleştirmiş olduğu bu hareketinin siyasal ve ekonomik cenahtan karşılıksız kalmaması noktasında ses yükseltir. Bu nedenle hiç olmazsa Avusturya ile yapılan ufak çaplı ve fes üretimini esas alan kimi ticaret anlaşmalarının askıya alınması, boykot edilmesi tavsiye edilmiştir[140]. Bu satırlarla ayrıca Osmanlı yönetimini yaşananlara karşı sessiz kalmak, idari ve siyasi bir manevra gösterememiş olmakla itham eder. Gazete, ilhaktan önce kimi politikaları veya pasif duruşu nedeniyle II. Abdülhamid’e yönelik suçlamayı, bu sefer Avusturya’ya da yöneltir. Nitekim onlara göre şayet Bosna ilhak edilmemiş olsaydı meşrutiyet onlar içinde bir umut olacaktı[141] .

III.2.2. Trablusgarp’ın İşgali

Eylül 1911’de değişik ekonomik, siyasi ve kültürel nedenlerle Trablusgarp’ı işgal eden İtalya, bölgede ciddi bir direnç ile karşılaşmayınca Kasım 1911’de Trablusgarp ve Bingazi’yi ele geçirmiştir. Gazete, “İtalya’nın Trablusgarp’ı ‘hak kuvvetlinindir’ düsturunu rehber alarak Trablusgarp ahalisinin üzerine mermiler yağdırdığı” serzenişi ile işgalin aslında gerekçe ve şeklini açıklar[142]. Gazetede İtalyanların uzun süreden beri Trablusgarp üzerinde türlü emellerinin varlığı ve maalesef bunun fark edilmemiş olmasının bir siyasi başarısızlık olduğu vurgulanır. Ayrıca bu işgalin sadece İtalya tarafından değil onu destekleyen dönemin güçlü devletlerinin etki ve desteğiyle gerçekleştiğinin altı çizilir[143]. Gazete, öncelikle İtalyanların Trablusgarp’ta yapmak istedikleri kültür erozyonuna dikkati çeker. Yerelde Recep Paşa gibi dirayetli bir valinin çabalarının ise pek işe yaramadığı ifade edilir. Kaldı ki Bâbıalî her nedense anlaşılmaz bir şekilde vali paşanın görevine son vermiştir[144]. Gazete özellikle İtalyan idarecilerin de savaş hakkındaki demeçlerine kulak kabartmıştır. İttihâd ve Terakkî’nin bu haksız işgale karşı içerde başlattığı propagandanın halk nazarında oldukça yoğun yer edindiğini ifade eden İtalyan büyükelçisinin düşünceleri bu konuda önemli bir örnektir. Nitekim büyükelçi halk nazarında oluşan bu coşkunun Osmanlı tebaası arasında İtalyanlara yönelik bir karşı harekete dönüşeceği, onların can ve mallarına zarar verilebileceği noktasındaki endişesini paylaşmıştır[145]. Bu arada “El-Muakattan Gazetesi” örneğinde tesadüf edildiği üzere Arap basınının kimi üyeleri “şayet İstanbul ikili ya da çoklu anlaşmalarla Trablusgarp’ı elden çıkarırsa biz kanımızla savunmasını biliriz” şeklinde demeçler vermiştir. Beyânü’l-Hak gazetesi, söz konusu yayınların bu yöndeki ifadelerini desteklediğini belirtmiştir[146]. Nitekim Mısır’dan Bingazi’ye İtalyanlara karşı bölgeyi müdafaa etmek için dört bin kahraman askerin gittiği yönündeki haber bu mahiyettedir[147]. Dolayısıyla Trablusgarp’ın elden çıkmasına karşı Arap ve Müslüman dünyasında gösterilen askerî, maddimanevi tepkilere dair satırlara da tesadüf edilmektedir.

Ahmet Şirani, Trablusgarp işgalini bir toprak parçasının işgali olarak görmenin büyük bir gaflet olduğunu belirtir. Ona göre bu olay kocaman bir imparatorluğu ve İslam birliğini bitirme planının parçası olarak ele alınmalıdır[148]. İşgal şekli ve maksadı hayli açık iken gerekli adımları atmayan kabine ve tabii ki İttihâd ve Terakkî Partisi “hain” olarak gazetedeki yerini alır[149]. Savaş tüm acımasızlığıyla sürerken gözler bu sefer “Şeyhülislam Efendinin” dinî hitap ve gücünü kullanarak halktan mücahitler, gaziler için yardım toplanması talebine tesadüf eder[150]. Böyle bir girişimin olduğu zaman zaman gazetede yer verilen iane listelerinden anlaşılmaktadır. Tarblusgarb için Kavala Medresesi, Talebe-i Ulûm[151] ve Hilal-i Ahmer kuruluşları başta olmak üzere büyük yardım kampanyalarının başlatıldığı görülmektedir. Sadece İnegöl’de Hilâl-ı Ahmer’in Tarblusgarp’a yardım amacıyla başlatmış olduğu kampanyada 6.480 kuruşun toplanmış olması yerelde halkın bu tür girişimlere vermiş olduğu desteğin anlaşılması noktasında önemli bir örnektir[152] .

III.2.3. Arnavutluk Olayları

İttihâd ve Terakkî ’nin idari bakımdan liyakatı esas almayan kayırmacı tutumu ülke ve dünya gerekleriyle uyuşmayan kimi beklenti ve uygulamaları nedeniyle devletin Arnavutluk’tan Yemen’e kadar olan bölgelerinde pek çok ayaklanma ve isyan hareketleri baş göstermiştir[153]. Sultan Reşad (1909-1918) döneminde Arnavutluk’ta bazı ciddi karışıklıklar ortaya çıkmıştır. Osmanlı idaresinin bölgedeki kimi hatalı uygulamalarının yol açtığı bu karışıklığı gidermek için Mahmut Şevket Paşa, 82. Piyade Taburuyla isyanları bastırmak istemiş ve bunun sonucunda bölgede büyük maddî ve manevî yıkım ortaya çıkarmıştır. Sultan Reşad oluşan bu havayı yumuşatmak maksadıyla bölgeye bir gezi düzenlemiştir[154]. Bu geziye dair bilgilere Beyânü’l-Hak gazetesinde tesadüf edilmektedir. Nitekim 5 Haziran 1911 tarihinde Barbaros Zırhlısı ile İstanbul’dan ayrılan Sultan Reşad’ın sırasıyla Çanakkale, Selanik, Üsküp, Priştine, Kosova ve Manastır güzergâhını takip ettiği anlaşılmaktadır. Sultan yolculuk sırasında din, dil farkı gözetmeksizin durduğu her durakta yüz binlerden oluşan kalabalığa hitap etmiştir. Padişahın oldukça geniş bir kalabalık grup ile Cuma namazı kıldığı da gazete haberinden öğrenilmektedir. Osmanlı padişahının bu anlamlı ziyareti, her geçen gün gerilen Arnavutluk ve Osmanlı siyasi ilişkilerinin bir nebze de olsa gevşemesine vesile olmuştur[155] .

III.2.4. Balkan Savaşları

Gazete, Balkan Savaşları’nı tüfenk ve silahlardan ziyade “kalplerin savaşı” olarak tarif etmiştir[156]. Savaşların başladığı dönemde yayın hayatına son verdiği için savaşın seyri ve sonucuna dair pek fazla malumat gazete sayfalarında bulunmaz. Ancak henüz yayın faaliyetlerinin devam ettiği dönemde olası bir savaş tehlikesinin sık sık dile getirildiğini belirtmek gerekmektedir. Bu çerçevede idare ve halkı bilgilendirme faaliyetlerine ağırlık verilmiştir[157]. Gazetenin son dört sayısında Avrupa ve Balkan siyasetini konu edinen yazılara yer vermesi dönemin siyasi havasını takip etmedeki başarısının göstergesi olarak görülebilir. Nitekim Ayıntablı Abbas Lutfî örneğinde olduğu gibi halkı cihada davet eden manzumeler kaleme alınmıştır[158]. Savaştan sonra Yunan, Bulgar, Sırp ya da Karadağlıların elinde esir bir hayat sürmektense savaşıp ölmenin çok daha doğru bir duruş ve karar olacağı belirtilir[159]. Bu yöndeki düşünce genellikle “dinimizi, yurdumuzu, şanımızı muhafaza etmeye mecburuz” şeklindeki ifadelerle topluma yansıtılır[160]. Bu çetin savaş için Hz. Peygamber’in düşmana karşı ümmetinin yanında yer almasıyla dua ve temennisi de dile getirilir[161]. Dolayısıyla gazetenin yaklaşmakta olan bir savaşa âdeta halkı hazırlamak için askerî, millî ve itikadi duyguları ön plana çıkaran yazılara sık sık yer verdiği anlaşılmaktadır.

III.2.5. Önemli Bir İslam Devleti Olarak İran

İran 1908 yılında kimi iç karışıklıklarla karşı karşıyadır. Yönetimi elinde bulunduran Şah ve uygulamalarına dair beliren kimi eleştirilerin gazetede yerini aldığı görülmektedir[162]. Kendisini İslami bir çizgide gören Beyânü’l-Hak gazetesi bu olaylara da kulak kabartmıştır. Gazete, olayların bizzat sorumlusu olduğunu dile getirdiği İran yönetiminin ortaya koyduğu kötü idare ve yönetim anlayışının olayları bu raddeye getirdiğinin altını çizer. Nitekim gazeteye göre 1907’de kurulan idare halk iradesiyle değil, askerî bir ihtilal sonucu kurulmuştur[163]. İran şahının başta İngiltere ve Fransa gibi bazı devletlerden borç alması da gazetede yer bulmuştur. Bu durumun İran’da daha büyük karışıklık ve kayıplara yol açacağı dile getirilmiştir[164] .

İran ayrıca İngiltere ile Rusya’nın Orta Asya ve Yakın Doğu politikalarının kesişiminde bulunan oldukça önemli bir konumdadır. Bu konumunu güçlendirmesi için bir diğer Müslüman devlet olan Afganistan ile politik çıkarlar bağlamında birleşmelidir[165] . Aksi hâlde özellikle Rusya’nın taarruzuyla İran’ın yıkılacağı ve Osmanlı Devleti’nin doğu komşusunun Rusya olacağı endişesi dile getirilir[166] .

III.3. Fikir Akımları

Gazete yazarlarının II. Meşrutiyet döneminde görülen bazı fikir akımlarının etkisinde kaldığı anlaşılmaktadır. Bu akımlar aşağıdaki şekilde açıklanabilir.

III.3.1. Osmanlıcılık

Beyânü’l-Hak gazetesinde rastlanılan ilk fikir akımı Osmanlıcılıktır. Gazete temelde Osmanlıcılık ile İslam’ı bir bütün olarak görür. Hatta Osmanlı’nın İslam çatısı altında büyüyüp gelişmesini tavsiye eder. Osmanlıların bugünkü mevki ve mertebesine İslam harcının payı sayesinde eriştikleri unutulmamalıdır. Diğer taraftan İslam’ı Osmanlıcılıktan ayırmak da mümkün değildir. Bu yönde uğraş sergileyenler hiç şüphesiz memleketin en büyük düşmanlarıdır[167] .

Ayrıca Osmanlıcılık konusunda özellikle Avrupa’da eğitim öğretim gören gençlere de önemli tavsiyelerde bulunulmuştur. Talebelerin öncelikle inanç bakımından mümin ve tabiiyet olarak da Osmanlı olduklarını asla unutmamaları ve gittikleri her yerde bu iki kimliğe yaraşır davranmaları gerektiğinin altı çizilir[168]. Zaman zaman yaşanan kötü gidişe karşı vatandaşın devlet ve millet için hizmet ve gayrette geri durmamasına vurgu yapılır[169] . Osmanlıcılık ile ilgili yazılarda ise İslam ile Osmanlı ikileminde fikirlerin oluşturulduğu görülmektedir. Bu fikirlerde inanç üst bir kimlik olarak görülmüş, Osmanlılık ise bu kimliği tamamlayan önemli bir unsur olarak tarif edilmiştir. Zamanla her ikisinin ayrılmaz bir bütüne dönüştüğüne de vurgu yapılmıştır[170] .

III.3.2. İslamcılık

Gazete, Osmanlı harcının esasının din olduğu tespitiyle konuya yaklaşır. Şayet imparatorluk şemsiyesi altında “Laz, Tatar, Arap, Arnavut ve Türk” kardeş gibi yaşamışsa bunun tek etkeni din-i İslam’dır[171]. Yazılarda hilafet makamı ve halifelik ile ilgili düşüncelere de yer verilmektedir. Bu husustaki temel yaklaşımları ise Osmanlı Devleti’nin aynı zamanda hilafet makamını da bünyesinde barındırmasından dolayı hiç şüphesiz dünyada var olan üç yüz elli milyon Müslümanın temsilcisi ve onlar üzerinde nüfûz sahibi bir güç olduğu şeklindedir[172]. Umûm-ı İslamiyye Cemiyetinin kurulması, Hindistan Müslümanlarının İngiltere’den ziyade Osmanlı’ya meyilli olduklarına dair kimi yazı örneklerinde bu düşüncenin izlerine rastlanmaktadır[173]. Ayrıca Mecelle örneğinde olduğu gibi atılan yeni kimi ticari ve hukuki adımlarla aslında Osmanlıcılık ve İslamcılık düşüncesinin temel argümanlarından önemli tavizlerin verildiği belirtilir[174] .

III.3.3. Batılıcılık

Gazetenin Batılılaşma konusunu dinî, kültürel ve siyasi bağlamlar dâhilinde ele aldığı anlaşılmaktadır. Mustafa Necati imzalı yazıdan da anlaşılacağı üzere Avrupa ile Osmanlı Devleti’nin ittifak etmesinin mümkün olamayacağı farklı dinî inançlara sahip olma gerçeği üzerinden açıklanır. Bu çerçevede “batının soğuk eldivenlerini giymek ellerimizi üşütür, bize ancak doğunun sıcak dostluğu gereklidir” şeklindeki görüş dile getirilir[175]. Diğer taraftan II. Meşrutiyet’in ortaya çıkarmış olduğu barış ve huzur ortamından yararlanan yabancı okullar da mercek altına alınır. Gazetede bu okulların asıl maksatlarını gizledikleri üzerinde durulmaktadır[176] .

Batılılaşma bir ilimden, irfandan istifade etme, değerler silsilesini bozmadan gerekli ölçülerde faydalanma ya da tamamen olduğu gibi alıp süzgeçten geçirmeden değişme gibi her zaman eleştirildiği boyutuyla irdelenir. Gazetede özellikle ikincisinin olmasından korkulmaktadır. Çünkü hem kültür hem de inancın ortadan kalkmasına neden olacağı düşünülür[177] . Fatma Mergube imzalı bir yazıda İslam toplumlarının Batı’yı yanlış anlayıp yorumladıkları üzerinde durulur. Hz. Ayşe örneğinden hareketle İslam tarihinin başından itibaren kadınların toplumda ilim, irfan bakımından ön planda olduğuna vurgu yapılarak Avrupa’nın bu dönemlerde medeniyet olarak çok daha gerilerde olduğu belirtilmektedir[178] .

III.3.4. Türkçülük

Gazete o dönemde zaman zaman dillendirilen “Türklerin dine pek önem vermedikleri” yönündeki söylentilerin karşısında durur. Özellikle Edirne mebusu Rıza Tevfik’in Türkler hakkındaki beyanatları üzerinden Türkçülüğe dair düşüncelerine açıklık getirir. Bu minvalde “Cengiz Han’ın yıkıcı, yok edici özelliğiyle İslâm Medeniyetine zarar verdiği” yönündeki söylentilerin doğru olmadığı belirtilir[179]. Diğer taraftan gazetede ayrıca Times gazetesinde Osmanlı topraklarının paylaşılarak Türklerin önce Balkanlar akabinde de Anadolu’dan atılmasını esas alan “Şark Meselesi”ne dair yazılara da tesadüf edilmektedir[180]. Gazetede Avrupa’da farklı nedenlerle bulunanların giderek artan Osmanlı-Türk düşmanlığının aksine kimliklerini koruyarak şapka yerine fes giymeleri gerektiği üzerinde de durulmaktadır[181] .

Bu hususta son olarak Sarıcalı Saltık Gazi ya da Sarıca Baba gibi bazı Horasan Erenlerinden de bahsedildiği belirtilebilir[182]. Bu minvaldeki yazıların Osmanlı-Türklük kategorisinde iki ayrımı belirgin bir şekilde yansıttıkları görülmektedir. Bu husustaki yazılar olay ya da hitap grubuna göre bazen Osmanlı bazen de Türklük ruhunu ön plana çıkarmaktadır. Fakat Türklerin hem Osmanlının ve hem de İslamın ayakta kalmasını sağlayan “millet-i hâkime” oldukları da belirgin bir şekilde hissettirilir[183]. Gazete yazıları dikkatle tetkik edildiğinde Türkçülük hususunun diğer dönem fikir akımlarına göre çok daha az işlendiği söylenebilir.

IV. Kavramlarla Gazetenin Düşünsel Dünyasına Bakış

Bu bölümde mevcut tüm sayılarında yer alan başlıklardan hareketle elde edilen kavramsal kelime ve öğelerin gazetenin düşüncel yapısına dair kimi ipuçları verip vermediği yönündeki sorulara cevap aranacaktır. Daha önce de ifade edildiği üzere gazete, her biri 26 sayı olan 7 cilt, 182 sayı ve 3192 sayfalık bir hazine oluşturmaktadır. Bu hazineye ait yazıların başlıkları öncelikli olmak üzere özetlerindeki tekrarlı kelimeler esas alındığında gazetenin yukarıda belirttiğimiz; temiz ve ahlaklı bir İslam toplumunun yaratılması, hoş görülü ve inanç sahibi kişilerin sayısının arttırılması gibi pek çok yönü karşımıza çıkmaktadır. Elde edilen kavramsal veriler sayesinde öncelikle gazetenin İslamcı bir çizgide olduğu teyit edilmektedir. En çok tekrarlanan kelimelerin “islâm, dîn, medrese ve müslümân” olması da bu durumun göstergesidir (Bk. Tablo 4).

Dönemin siyasi atmosferi dâhilinde artık bir coğrafî bölge olarak tabir olunan “Avrupa, Osmanlı, Şark, Garp” gibi siyasal idare ya da kültürel unsurları içeren bölge, bölüm ifadeleri ise sık tesadüf edilen ikinci grup kategoride değerlendirilebilir. Sık sık bu bölgelerde meydana gelen gelişmeler, yarattıkları etki üzerinde durulmaktadır. Kültürel yozlaşma vurgusu en çok bu sahalara ait yazılarda dile getirilir. Özellikle çalışmanın ilgili bölümlerinde de dile getirildiği üzere dönemin yazın ve siyasal literatürüne nüfûz etmiş “kadın” kelimesi ile ilgili yazılar da gözlerden kaçmamaktadır. Kadının davranışları, eş, çocuk, aile ve toplum hayatındaki yeri genellikle eski tarihî dönem ve karakterler üzerinden açıklanır. Nihayet dönemin siyasi, kültürel ve dinî çıkmazının âdeta göstergesi olmuş “Trablusgarp, Bosna ve Arnavutluk” gibi kaybedilen bölgeler ile buraları işgal eden ve tehditkâr olarak algılanan devletler[184] silsilesi de gazete de sıklıkla telaffuz edilmektedir. Bu bölgelerdeki Osmanlıcılık-İslamcılık fikrî yapısının devamı, geçmişteki parlak dönemler çerçevesinde aktarılır ve bugün neden olmasın ki? sorusu ortaya atılır. Yaşanan olumsuzluklara dair eleştirilerde Batı’nın yayılmacı ve misyoner yönü ön plana çıkarılır. Ayrıca bu duruma bir karşı duruş, pozisyon getirememiş hükûmet, idare de tüm olup bitenden sorumlu tutulmuştur. Bir yönüyle gerekli ilgi ve itinanın gösterilmediği, başkaca gereksiz konu, hususlarla uğraşılmasının, söz konusu bölgelerin kaderlerine terk edilmesine sebep olduğu ifade edilir.

V. Kapatılması

Daha önce de ifade edildiği üzere Cemiyet-i İlmiyye-i İslamiyye gazetenin temel yapısını teşkil etmekteydi. Yayın politikası, esasları, faaliyetleri, olaylar karşısında takınacağı tavır gibi pek çok konuda cemiyet âdeta gazetenin lokomotifiydi. Cemiyet üyelerinin dört yıl boyunca sürdürdükleri ahenk, İttihâd ve Terakkî gönüllüleri ile düşülen siyasi anlaşmazlıkla bozulmaya başladı. Cemiyetten bazılarının İttihâd ve Terakkî’ye karşı bir duruş sergileyen Hürriyet ve İtilâf Fırkasını desteklemeleri ise bu durumu iyice içerisinden çıkılmaz bir hâle getirmiştir. Hâliyle eskisi gibi belli bir düstur dâhilinde olayların ele alınması, tartışılması, amaçlar doğrultusunda değerlendirilerek gazeteye yön verilmesi durumu da ortadan kalkmıştır. Bu durum gazetenin sonunu hazırlayan oldukça önemli bir olay olarak karşımıza çıkmaktadır. Öyle ki zaman zaman yükselip alçalan siyasi atmosferin durumuna göre üyeler takibata maruz kalmış, kimi şube ve birimlerinin kapatılmasına giden süreç başlamıştır. İttihâd ve Terakkî üyeleri âdeta eski müttefikleri olan Cemiyet-i İslamiyye ulemasını artık “softa, sarıklı, ilerlemeye engel kara kuvvet” olarak görmeye başlamışlardır[185]. Diğer taraftan gazete ise İttihâd ve Terakkî’nin bu tutumunu “iyiliği emredip kötülüğü menetme” düstur ve söylemiyle eleştirmiş, çizgilerinin doğru olduğunu savunmuştur.

Gazete, Bursa ve Kütahya’daki medreselerin yıkılıp satıldığı ya da yerine dükkânların yapıldığına dair haber üzerine “şeriatsızlık” yerine “kanunsuzluk” şeklindeki izahı nedeniyle 144. sayıdan sonra iki hafta kapatma cezası almıştır. Gazetenin 7. cildinin 3.191. sayfasında “Kâriîn-i Kirâma İhtâr” başlığıyla 7. ciltlerinin sona erdiği 8. ciltten devam edileceği belirtilmektedir. Ayrıca bu ciltteki yazıların da her daim takip edilen yol ve esaslar dâhilinde olacağı ifade edilmiştir. En ufak bir kapanma, kapatılma ibaresine tesadüf edilmeyen bu son nüshadan anlaşıldığı üzere gelecek sayı ve sayıların habercisi durumundadır. Hâliyle ne olduğunu bilmediğimiz oldukça keskin bir olay, neden veya gerekçeyle yayın hayatına bir anda son vermiştir. Benzer durumlarda gazetelerden, ya çıkarttıkları son sayıda ya da başka gazeteler aracılığıyla bu durumdan okuyucuları başta olmak üzere kamuoyunu bilgilendirmeleri beklenir. Fakat bu bilinmezliğin gazete hayatında yarattığı derin etki o kadar keskin olmuş olmalı ki, okuyucusuna kapatılma gerekçe ve nedenlerini belirtip en azından teşekkür etme fırsatı dahi verilmemiştir. Hâliyle Balkan Savaşları’nın başlamasıyla yayın faaliyetlerine son verdiği yönündeki düşünceler, bu bağlamda ele alındığında biraz sığ kalmaktadır[186] . Gerçek olan ise son iki sayısında adım adım yaklaştığını gördüğümüz “hak ile batıl’ın” [187], “esarette yaşamaktansa ölmenin hak olduğu savaş” şeklinde tarif edilen Balkan Savaşları’nın başlaması, seyri ve yaratmış olduğu duruma dair gazetenin bakışına maalesef sahip olamayışımızdır[188] .

SONUÇ

II. Meşrutiyet’in basın-yayın faaliyetlerindeki özgürlükçü havası içerisinde yayın hayatına başlayan Beyânü’l-Hak gazetesi; dinî, siyasi ve sosyal mevzular başta olmak üzere dönemine dair oldukça önemli konulara ışık tutmuştur. 22 Eylül 1324 (5 Ekim 1909) tarihinden 22 Teşrîn I 1328 (4 Kasım 1912) tarihine kadar yayın faaliyetlerini sürdüren gazete 7 cilt ve 182 sayılık bir yekûna ulaşmıştır. Bu yekûn çerçevesinde gazetenin genelde “İslâmcı” bir altyapısına sahip olduğu söylenebilir. Gazete, bu düşüncenin de etkisiyle inanç esaslarının korunmasını arzulamış, İslam inanç ve esaslarına aykırı olduğunu düşündüğü heykel ve resim gibi sanatların ise palazlanmasının karşısında durarak onları şiddetle eleştirmiştir. Yine “batılılaşma”nın inanç üzerindeki etkisine kulak kabartmış, her ne olursa olsun kendi dinî inanç ve itikadın korunmasını dile getirmiştir.

Gazete, “Osmanlıcılık mı? İslamcılık mı?” tercihinde İslamcılığı seçmiş ve konu örüntülerini bu bağlamda oluşturmuştur. Başta Osmanlı Devleti bünyesindeki Müslümanlar olmak üzere dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan Müslümanların sahiplenilmesi, doğru yola sevkedilmesi, meselelerinin dile getirilmesi ve çözümü noktasında uğraş sergilemiştir. Osmanlı Devleti’nin son zamanlarda yaşamış olduğu ve aslında büyük bir travmaya yol açan, toprak kayıpları, savaş mağlubiyetleri, zorunlu göç ve iskân gibi olayların temelini de inançtan ve itikattan uzaklaşmaya bağlamıştır.

II. Abdülhamid ve dönemini şiddetle eleştiren, II. Meşrutiyet’in ilanını özgürlüğün doğuşu olarak tarif eden gazetenin sütunlarında Trablusgarp’ın kaybedilmesinin İslam aleminde yaratmış olduğu derin üzüntünün etkilerine de rastlanmaktadır. Bu nedenle oradaki din kardeşlerine uzatılan eller, bazı talebe ve sivil toplum kuruluşlarının oluşturdukları yardım sandıkları, toplanan paralar gibi bilgilere de yer verilmiştir. Ayrıca Balkan topraklarındaki tebaanın başkalarının etkisiyle Osmanlı idaresine karşı cephe almaları, yaşanan çekişmeler ve can kayıpları da tüm açıklığıyla resmedilmiştir.

Medrese ve etrafında şekillenen kurum ve/veya kişiler başta olmak üzere siyaset-toplum katmanlarının farklı birimlerinde okuyucularının olduğu anlaşılan gazete, Balkan ve I. Dünya Savaşı’na dair fikrî, siyasi ve sosyal düşüncelerini tam olarak aktaramadan kapanmıştır. Nitekim bu denli keskin bir inanç ve siyasal pencereden dönemin olaylarını ele alan gazetenin İttihâd Terakkî’nin Alman hayranlığı ile Arapların Osmanlı kuvvetlerini İngilizlerle birleşerek gafletle çökertmeleri üzerine neyi, nasıl yazacağı sorusu; gazetinin yukarıda belirtildiği üzere önceden kapanmış olmasından dolayı cevaplanamamaktadır. Fakat kapatılmasından sonra tüm yaşananlara rağmen gazetenin meşhur yazarlarından bazılarının savaş sonrası Anadolu’da ortaya çıkan Millî Mücadele ve Mustafa Kemal Atatürk aleyhine Balkanlar ile Mısır’da kimi propaganda faaliyetleri yaptıkları göz önüne alındığında Osmanlı Devleti’nin devamı ve kendi inandıkları akidelerin tazyikinde dinî hassasiyetlerin savunuculuğu rolünde ısrarcı oldukları anlaşılmaktadır.

KAYNAKÇA

Ahmet, Feroz, İttihatçılıktan Kemalizme, Kaynak yayınları, İstanbul 1986.

Akbaba, Şeref, II. Meşrutiye Dönemi Türk Basın Tarihinde Beyanü’l-Hak Gazetesi, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü, Basılmamış Doktora Tezi, İstanbul 1997.

Akşin, Sina, Şeriatçı Bir Ayaklanma 31 Mart Olayı, İmge Yayınları, Ankara 1994.

Alandağlı, Murat, “Beyânü’l-Hak Gazetesi Örneğinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Basının Politik Gündem Yaratma ve Sürdürmedeki Etkinliği”, Sosyal Bilimler Araştırma Dergisi, 9 (4), 2020, s.109-122.

And, Metin, 100 Soruda Türk Tiyatrosu Tarihi, Gerçek Yayınları, İstanbul 1970.

And, Metin, Tanzimat ve İstibdat Döneminde Türk Tiyatrosu: 1839- 1908, Ankara 1972.

Ayhan, Halis, “Cemiyet-i İlmiye-i İslâmiye”, DİA, 8. Cilt, İstanbul 1993, s.332-333.

Bektaş, Ekrem, “Beyânülhak”, DİA, VI. Cilt, İstanbul 1992, s.34-35.

“Beyan’ül-Hak”, Türk Ansiklopedisi, VI. Cilt, İstanbul 1968, s.270.

Birinci, Ali, Hürriyet ve İtilaf Fırkası: II. Meşrutiyet Devrinde İttihat ve Terakki’ye Karşı Çıkanlar, Dergâh Yay., İstanbul 1990.

Boyacıoğlu, Ramazan, “Beyanü’l-Hak’ta Ulema, Siyaset ve Medrese”, Cumhuriyet Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, S 2, Sivas 1998, s.51- 91.

Bozdağ, İsmet, Abdülhamid’in Hatıra Defteri, Kervan Yay., İstanbul 1975.

Çağrıcı, Mustafa, “Hak”, DİA, 15. Cilt, İstanbul 1997, s.150-151.

Çelebi, Mevlüt, Sultan Reşat’ın Rumeli Seyahati, Akademi Kitabevi, İzmir 1999.

Dağlar, Oya, “II. Meşrutiyet’in İlanının İstanbul Basını’ndaki Yansımaları (1908)”, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, 38, Mart 2008, s.141-159.

Demir, Şerif, “Beyânü’l-Hak Mecmuası ve Hamdi Efendi”, Türkiyat Mecmuası Dergisi, S 32, Konya 2012, s.309-325.

Devellioğlu, Ferit, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat (Eski ve Yeni Harflerle), 19. Baskı, Aydın Kitabevi Yay., Ankara 2002.

Duman, Hasan, Başlangıcından Harf Devrimine Kadar OsmanlıTürk Süreli Yayınları ve Gazeteler Bibliyografyası ve Toplu Kataloğu, 1828-1928, Cilt I, Enformasyon ve Dokümantasyon Hizmetleri Vakfı, Ankara 2000.

Eldem, Vedat, Osmanlı İmparatorluğun İktisadi Şartları Hakkında Bir Tetkik, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., Ankara 1971.

Ertuğ, Hasan Refik, Türk Basını Nasıl Doğdu ve Gelişti, Yeni Türkiye (Nebioğlu Yayınevi), İstanbul 1959.

Hakkı Tarık Us Koleksiyonu, “Beyanü’l-Hak: Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye’nin neşr-i efkârıdır, pazartesi günleri neşr olunur, dinî, edebî, siyasî ve fenni haftalık gazetedir”, 270-HTU no:0221, Sayılar 1-182 (22 Eylül 1324-1325/22 Teşrîn-i Evvel 1328-1330)

Hayri, Münir, “Gezgin Tiyatrolar”, Ülkü Dergisi, C VI, S 34, Aralık 1935, s.314-315.

İnuğur, M. Nuri, Basın ve Yayın Tarihi, Der Yayınları, İstanbul 2002.

İskit, Server, Türkiye’de Matbuat İdareleri ve Politikaları, Başvekalet Basın Yayın Müdürlüğü Yay., İstanbul 1943.

Kara, İsmail, İslamcıların Siyasi Görüşleri, İz Yay., İstanbul 1994.

Kieser, Hans Lukas, Iskalanmış Barış, Doğu Vilayetlerinde Misyonerlik, Etnik Kimlik ve Devlet, 1839-1938, İletişim Yay., İstanbul 2008.

Kocabaşoğlu, Süleyman, Sultan II. Abdülhamid, Şahsiyeti ve Politikası, Vatan Yayınları, İstanbul 1995.

Koloğlu, Orhan, Osmanlı’dan 21. Yüzyıla Basın Tarihi, Pozitif Yay., İstanbul 2006.

Kuran, Ahmet Bedevi, İnkılâp Tarihimiz ve İttihat ve Terakki, İstanbul 1948.

Küçük, Cevdet, “Mehmed V”, DİA, 28. Cilt, s.418-422.

Mardin, Şerif, Jön Türkler’in Siyasi Fikirleri, İletişim Yay., İstanbul 1992.

Mardin, Şerif, Türkiye’de Din ve Toplumsal Değişme Bediüzzaman Said Nursi Olayı, Çev. Metin Çulhaoğlu, İletişim Yay., İstanbul 1992.

Millî Kütüphane, 1959 SB 350, I-V, 1-182, 22 Eylül 1324, 22 Teşrîn I 1328.

Savaş, Mevhibe, “İkinci Meşrutiyet Döneminde İttihat ve Terakki ve Basın”, Çukurova Üniversitesi Türkoloji Araştırmaları Merkezi, Ankara 1998, s.2-24.

Sevil, Hülya Küçük, İttihat ve Terakki Döneminde İslamcılık Hareketi, 1908-1914, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı, Basılmamış Doktora Tezi, Ankara 2005.

Topuz, Hıfzı, 100 Soruda Türk Basın Tarihi, I. Baskı, Gerçek Yay., İstanbul 1973.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı Osmanlı Arşivi (BOA), Yıldız Perakende Gazete (Y.PRK. GZR), 57/28, T.05.08.1912.

Uslu, Mehmet Fatih, Melodram ve Komedi: Osmanlı’da Türkçe ve Ermenice Modern Dramatik Edebiyatlar, Bilkent Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Basılmamış Doktora Tezi, Ankara 2011.

Volkan, S 63, 04 Mart 1909.

Yalman, Ahmet Emin, Modern Türkiye’nin Gelişim Sürecinde Basın (1831-1913), Çev. Birgen Keşoğlu, İş Bankası Yay., İstanbul 2008.

* Bu makalede Etik Kurul Onayı gerektiren bir çalışma bulunmamaktadır. / There is no study that would require the approval of the Ethical Committee in this article.
Bu çalışma, Hakkari Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Komisyonu tarafından desteklenen SB19BAP3 numaralı “Tarih ve Edebiyat Araştırmalarına Kaynak Olarak Beyânü’l-Hak Mecmuası” başlıklı proje verilerine dayanmaktadır.

Kaynaklar

  1. Ali Birinci, Hürriyet ve İtilaf Fırkası: II. Meşrutiyet Devrinde İttihat ve Terakki’ye Karşı Çıkanlar, Dergâh Yayınları, İstanbul 1990, s.24-27.
  2. M. Nuri İnuğur, Basın ve Yayın Tarihi, Der Yayınları, İstanbul 2002, s.136.
  3. Mevhibe Savaş, “İkinci Meşrutiyet Döneminde İttihat ve Terakki ve Basın”, Çukurova Üniversitesi Türkoloji Araştırmaları Merkezi, Ankara 1998, s.2-24.
  4. Bu hususta önemli bir çalışma için bk. Oya Dağlar, “II. Meşrutiyet’in İlanının İstanbul Basını’ndaki Yansımaları (1908)”, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, 38, Mart 2008, s.141-159.
  5. Hans Lukas Kieser, Iskalanmış Barış, Doğu Vilayetlerinde Misyonerlik, Etnik Kimlik ve Devlet, 1839-1938, İletişim Yayınları, İstanbul 2008, s.53-54.
  6. Bu cevaplardan biri Bulgaristan’da yayınlanan Silah gazetesinde, “Biz kiminle istersek onunla dost oluruz. Ancak eşkıyalıkta devam ettiği sürece Bulgaristan ile dost olmayız. Aslanlar ancak kaplanlar ile akran olur. Aslanlardan oluşan bir ülke, bir büyük güç, Bulgaristan gibi bir kedi yavrusu ile arkadaşlık edemez.” şeklinde yer almaktadır. Bk. Ahmet Emin Yalman, Modern Türkiye’nin Gelişim Sürecinde Basın (1831-1913), Çev. Birgen Keşoğlu, İş Bankası Yay., İstanbul 2008, s.100.
  7. “Meşveret, Ezan, Mizan, Osmanlı, Terakki, Şura-yı Ümmet, Hürriyet, Kanun-ı Esasi, Hakikat, Enin-i Mazlum, İntikam, Yıldırım, La Foudre, Selâmet …”, Hıfzı Topuz, 100 Soruda Türk Basın Tarihi, I. Baskı, Mart 1973, Gerçek Yay. İstanbul s.40,41.
  8. Ahmet Bedevi Kuran, İnkılâp Tarihimiz ve İttihat ve Terakki, İstanbul 1948, s.120.
  9. Hülya Küçük Sevil, İttihat ve Terakki Döneminde İslamcılık Hareketi, 1908-1914, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı, Basılmamış Doktora Tezi, Ankara 2005, s.13-14.
  10. Orhan Koloğlu, Osmanlı’dan 21. Yüzyıla Basın Tarihi, Pozitif Yay., İstanbul 2006, s.86- 87.
  11. “Asker Evlatlarımıza Hitabımız”, Beyânü’l-Hak, 11/29, s.668-673, 6 Nisan 1325 (19 Nisan 1909).
  12. Küçük Hamdi, “31 Mart Hadisesi”, Beyânü’l-Hak, II/34, s.789, 6 Temmuz 1325, (19 Nisan 1909).
  13. Ramazan Boyacıoğlu, “Beyanü’l-Hak’ta Ulema, Siyaset ve Medrese”, Cumhuriyet Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, S 2, Sivas, 1998, s.51-91.
  14. Caner Arabacı, “II. Abdühamid’e İslâmcı Muhalefet”, Sultan II. Abdülhamid Dönemi, (Siyaset-İktisat-Dış Politika-Kültür-Eğitim), Edt. M. Bulut, M.E. Kara vd., İZÜ. Yayınları, No:26, İstanbul 2019, s.217-219.
  15. Süleyman Kocabaşoğlu, Sultan II. Abdülhamid, Şahsiyeti ve Politikası, Vatan Yayınları, İstanbul 1995, s.321.
  16. Küçük Sevil, a.g.t., s.33-34.
  17. “millet eskiden esir-i istibdâd iken şimdi de esir-i cemiyet mi olacak”, Volkan, S 63, 04 Mart 1909.
  18. Şerif Mardin, Jön Türkler’in Siyasi Fikirleri, İletişim Yay., İstanbul 1992, s.70-72.
  19. İsmail Kara, İslamcıların Siyasi Görüşleri, İz Yay., İstanbul 1994, s.99-100.
  20. Server İskit, Türkiye’de Matbuat İdareleri ve Politikaları, Başvekalet Basın Yayın Müdürlüğü Yay., İstanbul 1943, s.142.
  21. Kara, a.g.e., s.50-66.
  22. Türk Ansiklopedisi, “Beyan’ül-Hak”, VI. Cilt, İstanbul 1968, s.270; Halis Ayhan, “Cemiyet-i İlmiyye-i İslâmiyye”, DİA, VII. Cilt, İstanbul 1993, s.332.
  23. Şerif Mardin, Türkiye’de Din ve Toplumsal Değişme Bediüzzaman Said Nursi Olayı, Çev. Metin Çulhaoğlu, İletişim Yay., İstanbul 1992, s.78.
  24. Bk. Tablo 2.
  25. Mehmet Fatın Efendi, Beyânü’l-Hak, 1/1, 22 Eylül 1324 (M.5 Ekim 1908).
  26. Hasan Refik Ertuğ, Türk Basını Nasıl Doğdu ve Gelişti, Yeni Türkiye (Nebioğlu Yayınevi), İstanbul 1959, s.181.
  27. “Gazete çıkarmak için hükûmetten izin istenir. Hükûmet de 15 gün içinde izin verip vermeyeceğini bildirir” Bk. Topuz, a.g.e., s.53.
  28. Bu hususta geniş bilgi için bk. Topuz, a.g.e., s.97-101.
  29. Ayhan, a.g.m., s.332.
  30. Ayhan, a.g.e., s.332-333.
  31. Mehmet Fatin, “Cemiyetimiz”, Beyânü’l-Hak, C 1, S 1, s.6-7, 10-11.
  32. Beyânü’l-Hak, 1/1, s.2.
  33. Ayrıntılı bilgi için bk. Sina Akşin, Şeriatçı Bir Ayaklanma 31 Mart Olayı, İmge Yayınları, Ankara 1994.
  34. Kara, a.g.e., s.52.
  35. Ayhan, a.g.m., s.332-333.
  36. Şerif Demir, “Beyânü’l-Hak Mecmuası ve Hamdi Efendi”, Türkiyat Mecmuası Dergisi, S 32, Konya 2012, s.321-322.
  37. Beyânü’l-Hak, 1/1, s.11, 22 Eylül 1324 (5 Ekim 1908).
  38. “Beyânü’l-Hak’ın yayınlanması vesilesiyle tebriklerini ileten “Sırât-ı Müstakîm” ve “Şûrâyı Ümmet” mecmualarına teşekkür yazısıdır.”, Beyânü’l-Hak, 1/2, s. 15, 29 Eylül 1324 (12 Ekim 1908).
  39. Ayhan, a.g.m., s.332-333.
  40. “beyân”, Ferit Devellioğlu, Osmanlıca–Türkçe Ansiklopedik Lûgat (Eski ve Yeni Harflerle), 19. Baskı, Aydın Kitabevi Yay., Ankara 2002, s.94.
  41. Mustafa Çağrıcı, “Hak”, DİA, 15. Cilt, İstanbul 1997, s.150-151.
  42. Beyânü’l-Hak, 1/1, s.9-10, 22 Eylül 1324 (5 Ekim 1908).
  43. Ayhan, a.g.m., s.332.
  44. Beyânü’l-Hak, 7/182, s.3191.
  45. Ekrem Bektaş, “Beyânülhak”, DİA, VI. Cilt, İstanbul 1992, s.34-35.
  46. Fatma Mergûbe, “İttihâd Edelim”, Beyânü’l-Hak, 1/4, s.70.
  47. “Medeniyet, Müessis-i Medeniyet Olan İslam–Ulema Meslek İlmi”, Beyânü’l-Hak, 1/10, s.212; Ayrıca bk. “Tarîk-i Tedrîsin Ber-Vech-i Âtî Islâh ve Tesviyesine”, Beyânü’l-Hak, 1/15, s.322.
  48. “Arapçanın Tahsîlindeki Mecbûriyet”, Beyânü’l-Hak, 4/104, s.1930; “Medrese”, Beyânü’l-Hak, 4/104, s.1934.
  49. Beyânü'l-Hak, C I, s.172, 215, 560, C II, 839, C III, 1251, 1463, 1510, C IV, 1576, 1589 vb. sayfalar.
  50. Beyânü’l-Hak, 6/137, s.2459, 4 Teşrinisani 1327 (11 Kasım 1911); Şeref Akbaba, II. Meşrutiyet Dönemi Türk Basın Tarihinde Beyanül Hak Gazetesi, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü, Basılmamış Doktora Tezi, İstanbul 1997, s.45.
  51. Beyânü’l-Hak, C I, s.14.
  52. Beyânü’l-Hak, C I, s.22.
  53. Beyânü’l-Hak, C I, s.73.
  54. Beyânü’l-Hak, C I, s.174, 342; Beyânü’l-Hak, C V, 2618.
  55. Beyânü’l-Hak, C III, s.1279.
  56. Beyânü’l-Hak, C III, s.1358.
  57. Beyânü’l-Hak, C IV, s.1835.
  58. Beyânü’l-Hak, C V, s.2001.
  59. Beyânü’l-Hak, C V, s.2225.
  60. Beyânü’l-Hak, C V, s.2285.
  61. Beyânü’l-Hak, C V, s.2347.
  62. Beyânü’l-Hak, C VI, s.2490.
  63. Akbaba, a.g.t., s.52.
  64. Beyânü’l-Hak, C III, s.1492.
  65. Beyânü’l-Hak, C I, s.146.
  66. Beyânü’l-Hak, C II, s.714-718; Beyânü’l-Hak, C VI, s.2602-2605; Beyânü’l-Hak, C VII, s.3094.
  67. Beyânü’l-Hak, C VII, s.2868.
  68. Hasan Duman, Başlangıcından Harf Devrimine Kadar Osmanlı-Türk Süreli Yayınları ve Gazeteler Bibliyografyası ve Toplu Kataloğu, 1828-1928, Cilt I, Enformasyon ve Dokümantasyon Hizmetleri Vakfı, Ankara 2000, s.181-182.
  69. AEK: Atıf Efendi Kütüphanesi, İstanbul.
  70. BDK: Beyazıt Devlet Kütüphanesi, İstanbul (B: Mecmua Bölümü, G: Gazete Bölümü, K: Mecmua Bölümü (Küçük Boy), Kit: Kitap Bölümü, NSS: Necmeddin Sahir Sılan Koleksiyonu, O: Mecmua Bölümü (Orta Boy).
  71. BİHK: Bursa İl Halk Kütüphanesi, Bursa.
  72. BK: Atatürk Kitaplığı (Belediye Kütüphanesi), İstanbul.
  73. EAÜ: Atatürk Üniversitesi Kütüphanesi, Erzurum.
  74. HTU: Hakkı Tarık Us Kütüphanesi, İstanbul.
  75. İÜE: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, İstanbul.
  76. İMK: İzmir Millî Kütüphane, İzmir.
  77. İSAM: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi, İstanbul.
  78. MİL: Millî Kütüphane, Ankara.
  79. MK: Millet Kütüphanesi, İstanbul.
  80. SK: Süleymaniye Kütüphanesi.
  81. TGK: Akşam Gazetesi Kütüphanesi (Tercüman Gazetesi), İstanbul.
  82. TİTE: Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Kütüphanesi, Dil ve TarihCoğrafya Fakültesi, Ankara.
  83. TTK: Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi, Ankara.
  84. “Gazetemiz gelecek nüshası yevm-ı arifeye tesadüf edeceğinden bir hafta intişar etmeyecektir”, Beyânü’l-Hak, 4/79, s.1528, 13 Eylül 1326 (26 Eylül 1910).
  85. Akbaba, a.g.t., s.32.
  86. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı Osmanlı Arşivi (BOA), Yıldız Perakende Gazete (Y.PRK. GZR), 57/28, 1-6, (T.05.08.1912).
  87. Beyânü’l-Hak, 5/114, s.2010, 30 Mayıs 1327 (12 Haziran 1911).
  88. Beyân-ı mazeret başlığıyla “Beyânü’l-Hak’ın (114 nolu nüshasında kuş resmi bulunduğu, gayri münasip olduğuna dair bazı ihtarlar aldık. Okurlarımızın ihtarına teşekkür eder ve mezkur resmin, sehv-i mürettip olarak konulduğu ve pek küçük olduğu için görülemediğinden beyan-ı mazurat eyleriz.” şeklindeki yazı derginin 113. nüshasında yer alan kuş resmi ile ilgili okuyucuların aydınlatılması hususunu ele almaktadır.
  89. Yabancı devletler açısından bakıldığında altı aylık 6.5 frank ve yıllık ise 18 frank şeklinde etiketlenmiştir. Sözkonusu dönemde bir frank 4,39 lira/22,44 kuruşa karşılık gelmektedir. Vedat Eldem, Osmanlı İmparatorluğunun İktisadi Şartları Hakkında Bir Tetkik, Türkiye İş Bankası Kültür Yay, Ankara 1971, s.210-211.
  90. “İnegöl’den Saraybosnalı Semizzade Elhac Mehmed Efendi tarafından Beyânü’l-Hakk’ın idarehanesine bir buçuk senelik abone bedeli ile iki beyit gönderildiği; bu beyitlerden ilkini sarf ve nahiv kaidelerine en güzel şekilde uygulayarak Osmanlı Türkçesine tercüme eden kişiye bir senelik, ikinci beyti ise نالنى (nâleni) kelimesinin failini bulmak şartıyla tercüme eden kişiye altı aylık abonelik verileceği, iki beyit bir kişi tarafından en iyi şekilde cevaplanırsa o zaman cevabı verene bir buçuk senelik abone verileceği bildirilmektedir”, Beyânü’l-Hak, 4/101, s.1878, 21 Şubat 1326 (6 Mart 1911).
  91. Akbaba, a.g.t., s.13-14.
  92. Beyânü’l-Hak, 1/1, s.2.
  93. Beyânü’l-Hak, 3/77, s.1485.
  94. Beyânü’l-Hak, 1/3, s.13.
  95. Beyânü’l-Hak, 4/90, s.1706.
  96. Beyânü’l-Hak, 4/94, s.1762.
  97. Beyânü’l-Hak, 4/95, s.1779.
  98. Beyânü’l-Hak, 2/29, s.669-670.
  99. Beyânü’l-Hak, a.g.m., 2/29, s.671-672; 2/29, s.627.
  100. Beyân’l-Hak, 4/104, s.1922; 4/104, s.1922.
  101. Beyânü’l-Hak, 4/101, s.1876.
  102. Beyânü’l-Hak, 7/176, s.3088.
  103. Feroz Ahmet, İttihatçılıktan Kemalizme, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1986, s.60-61; İsmet Bozdağ, Abdülhamid’in Hatıra Defteri, Kervan Yay., İstanbul 1975, s.115-116.
  104. Akbaba, a.g.t., s.71-72.
  105. Beyânü’l-Hak, 1/14, s.298.
  106. Beyânü’l-Hak, 6/137, s.2459.
  107. Kara, a.g.e., s.219-221.
  108. Gazetenin kendi inanç ve akideleri bağlamında siyasal idareyi etkileme ve çözüm üretme noktasındaki tazyiki hakkında bk. Murat Alandağlı, “‘Beyânü’l-Hak Gazetesi Örneğinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Basının Politik Gündem Yaratma ve Sürdürmedeki Etkinliği”, Sosyal Bilimler Araştırma Dergisi, 9 (4), 2020, s.109-122.
  109. Beyânü’l-Hak, 3/71:1400.
  110. Beyânü’l-Hak,1/12:271.
  111. Beyânü’l-Hak, 6/145, s.2587.
  112. Beyânü’l-Hak, 6/151, s.2694; 7/171. s.3009; 6/148, s.2642.
  113. Beyânü’l-Hak, 6/149, s.2654-2655.
  114. Beyânü’l-Hak, 1/12, s.250-251, 1/13, s.274-276.
  115. Beyânü’l-Hak, 1/15, s.322-324.
  116. Beyânü’l-Hak, 3/71, s.1403.
  117. Beyânü’l-Hak, 7 /164, s.2896.
  118. Beyânü’l-Hak, 3/64, s.1285-1288; 3/65, s.1300-1304.
  119. Beyânü’l-Hak, 5/120, s.2185; 1/9, s.198; Akbaba, a.g.t., s.79-80.
  120. Beyânü’l-Hak, 1/15, s.324-325; 1/13,s.275-276;1/12, s.250-251.
  121. Metin And, 100 Soruda Türk Tiyatrosu Tarihi, Gerçek Yayınları, İstanbul 1970, s.80.
  122. Metin And, Tanzimat ve İstibdat Döneminde Türk Tiyatrosu: 1839-1908, Ankara 1972, s.19-23.
  123. Münir Hayri, “Gezgin Tiyatrolar”, Ülkü Dergisi, C VI, S 34, Aralık 1935, s.314-315.
  124. Beyânü’l-Hak, 7/159, s.2815; 7/160, s.2832.
  125. Beyânü’l-Hak, 1/24, s.558.
  126. Beyânü’l-Hak, 3/76, s.1478; 3/77, s.1493.
  127. Beyânü’l-Hak, 3/78, s.1504.
  128. Beyânü’l-Hak, 3/78, s.1512.
  129. Beyânü’l-Hak, 7/174, s.3058.
  130. Beyânü’l-Hak, 7/174, s.3064.
  131. Beyânü’l-Hak, 3/80, s.1536.
  132. Beyânü’l-Hak, 5/122, s.2216.
  133. Beyânü’l-Hak, 6/150, s.2674.
  134. “…tiyatrolar dinen yasak mıdır?, tiyatroların ahlaka ne gibi dahli vardır? ve İslamiyeti gerici olarak değerlendirenlerin İslamiyet’in ruhundan haberleri var mı?”, Beyânü’l-Hak, 7/160, s.2815.
  135. “Bir tiyatroda Almanları yenik göstererek halkı galeyana getirdiği ve Almanların Fransızları yendiği örneği verilir. Burada bu zaferin tiyatrodan değil siyasetin güzelliğinden olduğunun altını çizen yazar, tiyatronun bizlere vereceği bilginin, intiharlar, düellolar, ilanı aşklardan başka bir şey olmadığını bunun da memlekete bir menfaati olmadığını vurgular…”, Beyânü’l-Hak, 7/160, s.2815.
  136. Beyânü’l-Hak, 4/80, s.1536; 3/59, s.1208; 3/78, s.1504-1505; 7/159, s.2815.
  137. Mehmet Fatih Uslu, Melodram ve Komedi: Osmanlı’da Türkçe ve Ermenice Modern Dramatik Edebiyatlar, Bilkent Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Basılmamış Doktora Tezi, Ankara 2011. Ayrıca “Moğolları Anlatmak: Madalyonun Aynı Yüzünde Kara Topraklar ve Celâleddin Harzemşah”, s.143-154, http://www.thesis.bilkent.edu.tr/ 0005019.pdf, Erişim Tarihi: 13.07.2020.
  138. Beyânü’l-Hak, 3/75, s.1459; 4/104, s.1935.
  139. “…Bulgaristan’ın istiklalini, Bosna-Hersek’in ilhak’ını ani bir vak’a gibi telakkiye mahal olmadığı otuz sene devam eden istibdad’ın seyyiatı neticesi olduğunu kabul etmeyecek kimse yoktur…”, Beyânü’l-Hak, 1/2, s.13.
  140. Beyânü’l-Hak, 1/4, s.70-71.
  141. Beyânü’l-Hak, 1/4, s.72.
  142. Beyânü’l-Hak, 5/132, s.2378.
  143. Beyânü’l-Hak, 5/129, s.2327; 5/126,s.2279.
  144. Beyânü’l-Hak, 5/126, s.2279.
  145. Beyânü’l-Hak,5/129, s.2328.
  146. Beyânü’l-Hak, 5/130, s.2347.
  147. Beyânü’l-Hak,5/130, s.2347, Ayırca bk. 6/131, s.2363-2366.
  148. “…Trablusgarb’ın İtalya tarafından işgalinin sadece bir arazi kavgası olmadığının altını çizen Ahmet Şirani, yapılanların İslâm’ı bitirme amacı taşıdığını ifade etmiştir. Ona göre başta Papa olmak üzere İtalyanların bizzat Tarblusgarp’a getirmiş olduğu Papazların davranışları bu maksadın en açık ifadesidir”, Beyânü’l-Hak, 5/133, s.2401.
  149. Beyânü’l-Hak, 5/133, s.2406.
  150. Beyânü’l-Hak, 5/136, s.2454.
  151. Beyânü’l-Hak, 5/139, s.2504, 2536.
  152. Beyânü’l-Hak, 5/136, s.2456.
  153. Bazı kişiler bu dönemde hürriyet ve meşrutiyet perdesi arkasına gizlenerek şahsi çıkarlarını sağlamaya çalışıyor ve iktidara sahip olanları da etkileri altına alıyorlardı. Bu durum beklenen huzur ve istikrarı getirmedi. İttihatçılar ise fırkacılık davası güderek kendilerinden olmayanları istifaya zorlamışlardır. Bu vesileyle pek çok beceriksiz ve bilgisiz kişi mevki sahibi olmuştur. Cevdet Küçük, “Mehmed V”, DİA, 28. Cilt, s.419.
  154. “İttihatçılar, bölge halkını sakinleştirmek ve yeniden devlete kazandırmak ümidiyle padişahı Rumeli gezisine çıkardılar (5-26 Haziran 1911)”, Küçük, a.g.m., s.419; Osmanlı Padişahları XIX. yüzyılda artan milliyetçilik akımının etkisi ve Rusya’nın kışkırtmasıyla hareketlenen Balkanlar’a geziler tertip etmişlerdir. Bu gezilerin amacı bölgede sükûneti, halkın birlik ve beraberliğini sağlamaktır. Sultan Reşat’ın gezisi de bu çerçevede değerlendirilebilir. Nitekim Osmanlı Sultanı Reşat’ın gezisinin farklı unsurların bulunduğu Makedonya’da halkın idaresine bağlılığının devamı ve buna inanması, Arnavutluk’taki kargaşaya son vererek sükûneti sağlamak gibi oldukça önemli maksatları vardı. Mevlüt Çelebi, Sultan Reşat’ın Rumeli Seyahati, Akademi Kitabevi, İzmir 1999, s.4-5.
  155. Beyânü’l-Hak, 5/116, s.2118-2120.
  156. Beyânü’l-Hak, 7/179, s.3137.
  157. Beyânü’l-Hak, 7/178, s.3114; 7/179, s.1331; 7/180, s.3146; 7/181, s.3182, 3170 ve 3148.
  158. 20 beyitlik bir manzumedir. Manzumede yer alan “Yağsın âteş berk-i satvet parlasın Balkanlara”, Beyânü’l-Hak, 7/179, s.3143.
  159. Beyânü’l-Hak, 7/181, s.3170, 3171, 3174.
  160. Beyânü’l-Hak, 7/182, s.3184.
  161. Beyânü’l-Hak, 7/182, s.3289.
  162. Beyânü’l-Hak, 1/2, s.14; 5/124, s.2258.
  163. “…İran şahının bir seneden beri İran halkına eylemekte olduğu mezalim bütün insanların nazar-i nefretini İran üzerine celb etmiştir… Mebusan-i Milleti Tahran’da içtima ettiler. Taraftarını bulur bulmaz teşkil ettiği mebusanı topla dağıttı, bütün milletvekillerini mahv ve talan etti. Usul-i Meşrutiyet’in şer-i şerîfe mugayir olduğunu beyan ile…”, Beyânü’lHak, 1/10, s.221.
  164. Beyânü’l-Hak, 3/60, s.1220; 4/97, s.1865.
  165. Beyânü’l-Hak, 3/74, s.1440-1441.
  166. Beyânü’l-Hak, 5/123, s.2241.
  167. Beyânü’l-Hak, 6/134, s.2416-2417.
  168. Beyânü’l-Hak, 5/109, s.2008-2009.
  169. Beyânü’l-Hak, 2/44, s.968.
  170. Beyânü’l-Hak, 6/134, s.2416.
  171. Beyânü’l-Hak, 5/121, s.2206.
  172. Beyânü’l-Hak, 3/66, s.1314.
  173. Beyânü’l-Hak,1/13, s.284.
  174. “Ey Osmanlılar! Osmanlılığı terk etmeyince size hakk-ı hayat yoktur!”, Beyânü’l-Hak, 2/48, s.1024.
  175. Beyânü’l-Hak, 5/119, s.2170.
  176. Beyânü’l-Hak, 4/81, s.1552.
  177. Beyânü’l-Hak, 7/168, s.2954.
  178. Beyânü’l-Hak, 3/75, s.1455.
  179. Beyânü’l-Hak, 1/13, s.294.
  180. Beyânü’l-Hak, 1/8, s.174.
  181. Beyânü’l-Hak, 3/67, s.1331.
  182. Beyânü’l-Hak, 5/123, s.2242.
  183. Beyânü’l-Hak, 1/12, s.259.
  184. Rusya: 36, İran: 29, Bulgar:16, Yunan:13, Bosna:24.
  185. Beyânü’l-Hak, C IV, s.1498 ve 1922; C V, s.236.
  186. Bektaş, a.g.m., s.34-35.
  187. Kal’a-i Sultanili İbnü’r-Rahmi’nin “Mücâhidîn-i İslâm’a” isimli yazısında da Balkan Savaşları’nın “hak ve batıl’ın savaşı olduğu”, Beyânü’l-Hak, C VII, s.3184.
  188. Ahmed-i Şirâni’nin “Bugünkü ölüm yarın ki sağlıktan hayırlıdır”, Beyânü’l-Hak, C VII, s.3170.

Şekil ve Tablolar